Tek Başıma da Oluyor: Ekvador

Created with Sketch.

Tek Başıma da Oluyor: Ekvador

“Her şeyin bir sonu varsa,
Ayrılıkların da sonu var.”

Bir gün çıkıp geleceğim.
Belki de bir turna kuşuyla, yeey!!

Viral reklam aldım sevgili okurlar, koşun! Şaka şaka viral değil, alın teri.
Sonunda müjdeleyeceğimi başta spoilerladım ama bi bok anlamamışsınızdır inşallah.

Neyse adettendir;
Merhabalar çok sevgili “sevgili okurlar”


Bir yerlerin, ‘birisi’ olmadan eksik kalması hissi çok garipmiş. 26 yaşındayım ve ilk kez bunu tadıyorum. Buna aşk diyecekseniz önden buyrun ama, daha önce onlarca kez aşık olduğumdan eminim.
Bu, ilk kez yiyip tadına bayıldığım bir yemek gibi. İlk kez görüp yerleşmek istediğim sakin bir kasaba gibi.

İlk kez görüp ömrümün kalanını geçirmek istediğim bir yer…
Hislerimin izahı tam olarak bu evet.

IMG_20170812_173949-01.jpeg adlı dosyanın kopyası

Chavez ailesinin yeni kiracısı, köyün tek öğretmeni rolündeyim bu sıralar. Keyfime diyecek gerçekten yok. Günde sadece beş saat çalışıyorum. Okul sonraları evde bileklik yapıyor, haftada birkaç kez Chavezlerle yoga derslerine katılıyorum. Günler burada otuz beş saat sürdüğünden, arta kalan zamanlarda haldır haldır bir şeyler karalıyorum. Her hafta sonu ya dağa, ya ormana, ya sahile, sahil dediysem Pasifik kıyıları ha, muhakkak beni mutlu edecek bir yerlere gidiyorum. Her gün kilo kilo alengirli meyve, galon galon ananas suyu içiyorum.
Bir şey eksik ama.

Görüyorum ve biliyorum ki tek başıma da oluyor. Daha önce de olmuştu. Hep tek olmuştum hatta.
Ama sanırım birlikte daha güzel.

Birlikte daha güzel, çünkü insan kendi bedenine o kadar da sıkı sarılamıyor.

Bakın şey koca bir yalan ve hastalıklı bir durum; sen benim diğer yarımsın, yok efendim seninle bir bütün oldum, senden önce yaşamadım, sensiz yapamam falan filan…
Bunlar son derece hastalıklı, öz saygıdan yoksun sevmeler.
Amanın bunlara kanmayın, kapılmayın.
(İlişki koçu Tubakız geldi.)

Her şeyden önce bir birey olarak tamız ve varız. Daha değerli, daha mutlu, daha güzel hissetmek için başka bir faniye ihtiyacımız yok. Olmamalı.
Ama bir ihtiyaç değil, tercih meselesi bendeki.

Neyse, iş kendini ispat çabasına dönüşüyor sevgili okurlar, bu aralar kendi içimde sık sık bunun muhakemesini yapıyorum çünkü. İşin bu magazin kısmını boş verip size gördüklerimden bahsedeyim iyisi mi. Elbette birbirinden kalitesiz görseller eşliğinde.

IMG_20170811_154323-02.jpeg adlı dosyanın kopyası

Fakaat…
Ekvador’un zalım sivrilerinden bahsetmek istiyorum öncelikle.
Ben var ya çok şeker bir insanımdır, üzerime konam sivriyi şap diye öldürmem hemen. Durur kanımı emiklemesini izlerim dakikalarca. Herkes herkesin rızkı bi yerde, ben de bu hayvanın nasibiyim. Onu öldürürsem döngüye çomak sokmuş olurum diye hiç ellemem. Hayvan alacağını alır gider.
Ama, burada sivrilere o kadar da naif davranamadım, özür dilerim. Bir kere normalden iri ve janjanlı bir bedenleri var. (İlk birkaç gün kanımı emiklemelerini izledim.) Soktukları yer günler geçse de aciyor, dokununca bir yere çarpmış hissi uyandırıyor. Sürekli fıs fıs sıkıyorum kendime. Diyelim ki boynuma sıktım ama enseme sıkmadım, hop ensemden yakalıyor şerefsiz. Sesleri de normalden daha gür ve ekolu. Velhasıl, Ekvador seferimde bana en büyük ‘sıkıntı’yı veren bu sivriler işte. Bir ‘Sivrisinek Destanı’ yazdım onlar için. Nesir beğenmezseniz, size nazımla sesleneceğim artık.

Şoför Amca, Kafam Kapıya Sıkıştı!

Köyler, küçük yerler arası ulaşımda otostop deniyorum. Genellikle de hemen bir kamyonet yanaşıyor, bu kamyonet sürücüleri anlaşmış gibi finalde bir Dolar rica etseler de veriyorum valla, helal hoş olsun. Küçük yerlerde bunu yapıyorum sadece çünkü şehirde kamyonetlerin arkasında seyahat etmek yasak. Normal araçlar da alıyor ama onlar adı üstünde normal araç. Uzun mesafelerde de otobüse biniyorum mecbur. Çünkü kısıtlı zamanlarda yolculuk ediyor, vakit kaybetmek istemiyorum.

IMG-20170710-WA0024-01.jpeg adlı dosyanın kopyası
(Kamyonetteki mutluluğum tam olarak bu şekil.)

Neyse ki Alp Mor kadar hassas değilim, her türlü ulaşım aracıyla seyahat edebilirim. O var ya sevgili okurlar bir tek motora binebilir. Ancak motor, başka da bir halttan anlamaz. Ama ben at sırtında, eşek sırtında, bir kamyonet tepesinde her şeyle, her şeyle gidebilirim. Bindiğim otobüslere Alp binse üç gün öğürür, yataklara düşer. Berbat kullanıyorlar. İranlı gibiler.

IMG_20170716_133114-01.jpeg adlı dosyanın kopyası

Bir de sevgili okurlar, size hayat kurtaran bir bilgi vereyim, Ekvador’da otobüsler durmaz. Durmuyorlar yani. Şehirler arası otobüsler yolcu gördükleri her an alıyorlar, kısa mesafe gidiyorsak hele bazen ayakta bile yolcu oluyor. Heh işte otobüs bu yolcuları alırken mecbur duruyor, çünkü bagaj yükleyecek. Ama diyelim ki bu yolcu otogar harici bir yerde inecek. Otobüsün, kenara yanaşıp DURUR VAZİYETTE bu yolcuyu indirmesi gerekiyor değil mi? Durmuyor ama. Durmayacak. Gardınızı alın. Böyle bir durumda, ivmenin en düşük olduğu an, otobüsün durmaya en çok yaklaştığı an hop diye otobüsten atlamalısınız. Şaka yapmıyorum indikten sonra da birkaç adım koşarak sürükleniyorsunuz. Ben şimdilik hep otogarlarda indim. Onun için durmaz vaziyetteki otobüslerden koşar adım inmek yerine, hep inip seke seke devam edenleri izledim. Ama gerçekten korkunç bir an.

Salt şehirler arası otobüsler değil, belediye otobüsleri de bu durur vaziyete geçmeden yolcu indirme bokunu yediği için, otobüse binmeyi bıraktım ben de.

Vatandaşın garip alışkanlıklarına gene değinirim elbet, geçtiğimiz haftalarda birkaç yere gittim bu esnada ondan bahsedeyim.

IMG_20170722_121305-02.jpeg adlı dosyanın kopyası

Sahilden Sahilden

Özellikle kıyılardaki bölgelerin ismi çok güzel, Santa Elena var mesela, Esmeraldas var… İsimler hoşuma gidiyor diye, kıyılardan geziniyorum ben de şimdilik. Yakında birinci yarı yıl bitecek, uzun bir boşluğum var, o zaman da dağlara, Amazon’a gideceğim.

Pasifik’in ülkedeki güney kıyıları buz gibi, hem de puslu. Yani güneye güneye gittikçe hissedilir bir kış havası var. Kış dediysem bizdeki zemheri işte. Salinas yabancı turist tarafından tercih edilmeyen sıradan bir tatil kasabası. Bu sıradanlık onun ucuz bir belde olmasına vesile ve ucuzluğun köpeğiyim ben. Bir de şu kokonatın. Bunu taşla vura vura parçalayınca nasıl mutlu olmuştum var ya…
Alp görse gurur duyardı çünkü normalde ellerim çok güçsüzdür benim. Ve genelde hiçbir şey beceremem. O da beni azarlar durur.

IMG_20170722_103539-01.jpeg adlı dosyanın kopyası

Neyse Salinas böyle bir yer.
İnsanlar genelde kıyafetleriyle yüzüyorlar. Pasifik’e donla giriyorlar, donla.

Ben bunu başta Chavez ailesine has bir durum sanmıştım. Bir gün bana hadi dereye gidiyoruz hem de yüzeriz dediler. Eh ben de medeniyeti temsilen oradayım, İngilizce falan biliyorum sonuçta, mühim ve saygın bir insanım. Mayomu havlumu kremimi aldım yanıma. Baktim Senyor Chavez bermuda şortuyla giriyor, sonra baktım tüm aile üstündekilerle suya atlıyor ben de bozmadım. Sonuçta buradaki öncelikli amacım turist olduğumu çaktırmamak. Herkes paçalı donuyla girerken dereye, ben kurala uygun girseydim, hemen anlaşılırdı.
Neyse, bu donla girme olayı oldukça yaygın. Çok sonraları gittiğim Montañita’da da, Mompiche’de de hep donla yüzenler gördüm.

Tscahilas Bölgesi ise, bu kıyılardan bağımsız olarak, yav nerede bu İnkalar hani ben hiç yerli göremiyom, bu mu Güney Amerika dediğim anda beni tatmin etti. Bizim köye pek yakın aslında. Ayrıca köy dediğim yer koca bir kent. Ama hem kaldığım bölge şehrin epey uzağında, hem de burası yokluklarla bezeli. Bu sebeple köy diyorum ve diyeceğim. Hem de kendime köy öğretmeni demeyi seviyorum.
Cüzi bir miktar vererek yerlilerin bir günlük yaşantısına tanık olabiliyoruz. Tabii ki de verdim ve tanık oldum. Burada var ya off ne biçim para harcıyorum sevgili okurlar, mezara mı götüreceğim bana ne. Alpli seferlerimde günlük harcamamız yirmi TL’yi nadiren aşardı, ben burada yeri geliyor günlük yirmi Dolar harcıyorum. Sırf itliğine hem de.

IMG_20170725_155704-01.jpeg adlı dosyanın kopyası
(Temsili bir konut örneği)

Alp’le seferlerde en çok yemek mevzusunda dövüşürdük. Ben isterdim ki hiçbir bok yemeyelim aç yatalım gerekirse ama iki yer fazladan görelim, o da yemediği an kafası döner gözü mözü kararırdı. Bana kalırsa yemeğe büyük bütçeler ayırmak çok saçma. Eskiden Alpsiz seferlerimde günü sadece üç beş liralık meyve yiyerek kapattığımı hatırlıyorum. Neyse işte burada ne görürsem yiyorum. Her şeyi zihnime depolamam döndüğümde hepsini sevgili yoldaşıma anlatmam gerek çünkü. Eminim çünkü Alp olsa sokaktaki her şeyden yiyelim isterdi.
Bak bu da çok güzeldi ama beraber yiyemedik. Şunu da senin hatrına yemiştim… Sen enayi gibi bir kez gittiğimiz yere üçüncü kez gidip her gün çadırda peynir dürümü yerken, ben ömrümüzce tatmadığım şeyler yedim. Bak hepsi senin için.

IMG_20170725_161115-02.jpeg adlı dosyanın kopyası
(Temsili bir çocuk örneği)

Tsachilas’tan bahsederken konu ne ara paraya, yemeğe geldi anlayamadım. Fikirlerim cidden benden bağımsız bir şekilde satırlara dökülüyor sevgili okurlar. Sıkıyorsam özür dilerim.

Gelelim Montañita’ya… Arkadaşlar biliyorsunuz ki dünya üzerinde bazı yerler vardır, görmeden önce ölmeniz gereken. Bunlardan biri günah yuvası Vama Veche ise diğeri de aha bu Montañita. Hatta Montañita Güney Amerika’nın Vama Veche’si bence. Çirkin cirkin duptıs müzikler mi dersin, tezek kokulu hipiler mi dersin, haroyin esrar gırla mı dersin, kofti bir insan kalabalığı mı dersin… Vallah sokaklara adım atmamla koşa koşa hostele dönmem bir oldu çünkü Montañita’daki hostel, kaldığım ikinci en tatlış hosteldi benim için. İkinci, çünkü ilki Mompiche’de. Ona bilahare değineceğim.

IMG_20170730_094418-01.jpeg adlı dosyanın kopyası
(Temsili hostel insanları)

Adım başı hostel olduğu için burada, fiyatlar gayet ucuz. Alp’le olsam hostele para verir miydim, aslaa. Ama tek başıma seferdeyken hostelde kalmaları da seviyorum ben. Keko gibi kampingde de kalıyorum valla. EVET ALLAH’IN TOPRAĞINA PARA VERİYORUM. Bir de Couchsurfing’den hiç randıman alamıyorum burada, kime yazsam ölü taklidi yapıyor. Zaten çok fazla geçerli, uygun profil de yok.

IMG_20170812_070136.jpg adlı dosyanın kopyası

Neyse buranın sahili gayet hareketli ve kalaba. Fakat birkaç kilometre ötesinde Olon adlı bir yer daha var ki, orası güzel, orası sakin. Biraz orada vakit geçirdim. Yanımda Metro’dan alınma, sadece yazları işlevsel olan çadırım olsa kesinlikle bir gece orada kalırdım, sabaha da soyulmuş olurdum muhtemelen, fakat çalacak değerli eşyam olamadığından bıçağı takar giderlerdi çok çok.
Buralar vallahi tekinsiz memleket sevgili okurlar. Başıma şimdiye dek bir şey gelmedi şükür, çünkü ortalık kararınca ortalarda görünmüyorum pek.

IMG_20170729_122934-02.jpeg adlı dosyanın kopyası

Kısa Bir Ara: Akla Zarar Güvenlik Önlemleri

Quito’dayken bu hırsızı uğursuzu savuşturmanın çok kolay bir yolunu bulmuştum. Bulmuştum dediysem, her orta zekalının aklına gelecek şeyler işte. Sokağa çıkacaksam yanıma kesinlikle çantamı almıyordum mesela, bir ihtimal alırsam da; bu çantayı enayi gibi SELAM HIRSIZLAR, UĞURSUZLAR, İTLER KOPUKLAR! BEN BU ÇANTADA BİR ADET PASAPORT VE BİR MİKTAR PARA TAŞIYORUM dercesine kesinlikle önüme asmıyordum.
Kural 1: Kamufle olun sevgili okurlar.

Yanıma pasaport, telefon da almıyordum valla. Sadece sağlam bir cebime üç kuruş koyup, belime de gömlek bağlayıp o cebi de kamufle ederek sülalem rahat bir şekilde canım Quito’mun sokaklarında akşam ezanına kadar sürtüyordum.
Kural 2: Hava karardıktan sonra başınıza hayırlı bir iş geldiği nerede görülmüş zaten?
Ve de soru sorar gibi kural mı olur Allah aşkına, manyak mısınız siz?

IMG_20170708_193417.jpg adlı dosyanın kopyası
(Fotoğraf yüceler yücesi canım Quito’dan.)

Bunlar sence de biraz paranoya değil mi Tubakız diyebilirsiniz. Benim yegane amacım yabancı biri olduğumu çaktırmamak burada. Bu memleketten değilsen eğer potansiyel bir avsın onlar için ve kesinlikle üzerinde üç beş değerli parça vardır.
Kavruk tenim, sırt çantamı önüme asmamam, mümkünse sokaklarda pantul tişörtle gezmem sayesinde çok şükür hiç çaktırmıyorum ‘yabancı’ olduğumu.
Amaa, birisi bana bir şey sorup da ağzımı açınca foyam çıkıyor meydana.
O da yolda birisi bir adres sorunca yahut otobüs yolculuklarında geliyor başıma. Bebek gibi kısa kelimeleri bir araya getirerek az anlamlı cümleler kuruyorum çünkü, çekimleyemediğim fiillerde de mastarı yapıştırıyorum direkt.
Akabinde gelen NERELİSİN TATLI ŞEY sorusuyla da kurduğum onca plan yerle yeksan oluyor.

Ama şimdiye kadar tek bir tehlikeye uğramadım, umarım seferi hasarsız atlatırım. Zaten buradaki hırsızlar uğursuzlar cana kast etmiyor, onların tek derdi dünya malı.
Al güzel kardeşim içinde iki yıllık geçmişimin, yüzlerce sırrımın olduğu akıllı telefonumu al da tatlı canımı bağışla. Daha görecek güzel günlerim var benim.

IMG_20170716_133129-01.jpeg adlı dosyanın kopyası

İyi ki Alp burada değil ha, hırsıza direnmeye falan kalkar. Ne bilim çadırdayken gelseler bize kesin peşlerine falan düşer. Ben var ya, hayatta kılımı kıpırdatmam. Hele çadıra gelseler, hemmen ölü taklidi yapar, sessizce varımı yoğumu her şeyimi almalarını beklerim.
Neyse güvenlik önlemleri bu kadardı. Umarım sizleri “aydınlatabilmişimdir” çok sevgili ‘sevgili okurlar’. Sefere çıkan, yola düşen herkesin kişisel gelişim kitabı gibi konuşup kitleleri “aydınlatmasına” gülüyorum da ben epey.
Git aklını kullan, kendi kendine aydınlan güzel kardeşim. Sana senden başka kimim hayrı dokunabilir?

Olon diyordum evet. Orayı çok sevdiğim için fotoğraf çekemedim.
Bir de zaten burada sahil ya da orman dışında yerlerde pek de telefonu elime almak istemiyorum. Pır diye uçuverir valla elimden. Şeyi burada gönüllü arkadaşlarımdan çok sık duyuyorum çünkü: Yav benim bir arkadaş yolda telefonla konuşurken elinden telefonunu çaldılar.

DSC_6590.jpg adlı dosyanın kopyası

Gelelim şimdiye dek Quilotoa’dan sonra, Ekvador’da en sevdiğim yere: Mompiche’ye. Şimdilik dedim çünkü henüz Otovalo’yu, Cuenca’yı, Baños’u görmedim, Cotopaxi Dağı’na hâlâ gidemedim, Amazon’da birkaç gece geçirmedim. Bunları muhtemelen seferin üçüncü bölümünde anlatmış olacağım. Ekvador’da ne bok yediğimi ve ilk etapta sadece Quito’daki birkaç yeri anlatan yazıma ise buradan ulaşabilirsiniz.

Neyse, Mompiche sadece bir gece kalıp oradan, uzak da olsa, Puerto Lopez’e geçeceğim bir yer iken tamı tamına dört gecemi mutlulukla geçirdiğim bir yer olarak hafızamda yer etti. Daha da kalırdım ama okul var sevgili okurlar. Hayatımın sonuna dek gönüllü olarak çalışabileceğim muazzam bir hostel de buldum ama, köydeki tek İngilizce öğretmeni benim, bu kez yarım bırakmak olmaz sanırım.

DSC_6584.jpg adlı dosyanın kopyası

Mompiche’yi çok çok cok sevdim, çünkü kaldığım şu hostelin yanı başından “jungle”a uzanıyordum. Bu ıssız ormanda sanırım git dön toplam altı saatlik bir yürüyüş yaptım derinlere doğru ki, buraya geleli beri geçirdiğim en aksiyonlu altı saatti. Yere yapışa yapışa, suya düşe çıka, az kalsın boğula boğula tamamladığım bu trekking maceramın sonunda bana vaad edilen şelaleyi göremediğim gibi, ayakkabılarımı da üç gün boyunca ıslak giymek gibi birtakım zorluklar yaşadım. Çünkü yağmur üç gün dinmedi.

Öncelikle,
Ormanın derinlerinde bir yerlerde bir şelale olduğunu söyleyenlere ve İngilizce bildiğini iddia eden Latin Amerikalılara kesinlikle itimat etmeyin. O şelale orada yok işte, efsane belli ki. Ve bu adamlar İngilizce bilmiyor. Bil mi yor!

Gerçekten yalnız başıma seferde olunca hostellerde konaklamayı seviyorum. Muhakkak anlaşabileceğim ve kısa bir süre de olsa birlikte yol alabileceğim insanlar çıkıyor karşıma. O geçicilik, o nazik sohbetler çok hoşuma gidiyor. Ömrümce bir daha asla görmeyeceğim bu insanlara içten bir veda etmek, bir süre sonra adlarını bile unutmak beni bir sebepten mutlu ediyor.

IMG_20170811_091820-01.jpeg adlı dosyanın kopyası

Her neyse, bu hostelde de pek tatlı “see you never ever again” arkadaşlıklarım oldu. Bu arkadaşlardan en mühimi ise ormanda bir şelale olduğunu ve İngilizce bildiğini iddia eden Arjantinli Diego. Şimdi kırklı yaşlarında ve yaklaşık yirmi yıldır diyar diyar savruluyor. Ekvador’daki büyük depremden sonra sahildeki pizzacı dükkanı yıkılınca soluğu bu hostelde almış, birkaç yıldır burada gönüllülük ediyor, bazen de konuklara ateşte pizza pişirip kendine harçlık çıkarıyor. Muazzam bir hayat.
İşte bu Diego yakınlarda bir şelale var orayı bulmaya gidiyorum gelmek isteyen gelsin diyince başta tabii ki ben ve birkaç masum turist peşine takıldık. Diego sıkıldı da eğlence mi aradı bilmiyorum ama o da belki biliyordu bir şelale olmadığını. O gün o ormanda bir mefat gerçekleşseydi, bu içlerinden en salakları Tubakız’ın mefatı olurdu elbette. Boğularak tabii.

Yosunlu taşa basıp dudağını patlatan, popo üstü yere yapışıp kalçasının hafiften incitenler olduysa da altı saatlik bu şelale arayışını çok şükür ucuz atlattık.

DSC_6596.jpg adlı dosyanın kopyası

Oysa yürüyüş gayet sakin başlamıştı. Yer yer su birikintilerine basarak, çiseleyen yağmur altında bata çıka ilerliyorduk. Diego bize, yolun çetinliğinden, bu denli uzun süreceğinden, yanımıza yiyecek alsak bir nebze iyi olacağından, bir süre sonra göle dönüşecek su birikintilerinden bahsetmediği gibi; hiçbirimize yüzme bilip bilmediğimizi de sormadı. Sorsaydı, sığ sularda suya oturup yüzüyor taklidi yaptığımı anlatırdım ben de ona.
Bir de telefon ve ceplerde parayla çıkmışız hepimiz, suların yükseldiği parkurlara geldiğimizde cepleri kayalıklar arasına zulalayıp o şekilde devam ettik. Ormana bizden başka kimseler dalmamış olacağından, dönüş yolunda her şeyimizi tam tekmin bulduk.
Altı saatin sonunda da açbiilaç bir şekilde hostele döndük.

IMG_20170811_090506-01.jpeg adlı dosyanın kopyası

Şelale bulamayış maceram sizi yeterince heyecanlandırmadıysa daha somut şeyler anlatayım Mompiche’den. Burası bir üçüncü dünya ülkesi sevgili okurlar, babam bana sık sık hatırlatıyor bunu, orası bir üçüncü dünya ülkesi beğenmezsen hemen dön yavrum diyor. Ben de, yav her gün ananas suyu içiyorum babacığım ne dönmesi diyorum ona. Ama konumuz bu değil.
Burası üçüncü dünya ülkesi ve burada her türlü denetimsizlik mevcut.
Plajdan kum çalmak ve bunun yanına kâr kalması gibi bir denetimsizlik.

Mompiche’ye gideceğimi Chavezlere söyleyince, amanın muhakkak siyah kumlu plaji gör diye başımın etini yediler ki bana kalırsa ormanda geçirdiğim altı saat benim için daha “paha biçilmez”di. Ama siyah kumlara da merak doldum elbet. Sahilin tamamını örtmüş pasparlak gerçekten siyah renkte kumlar hayal ediyorum ben tabii. Ne bileyim gidince şunu göreceğimi.

IMG_20170812_121613-01.jpeg adlı dosyanın kopyası

Amaa üzücü bir hikâyesi var iste bu duruma gelmesinin. ADAMLAR KUM ÇALIYORLAR, KUM!
Çalıyorlar ve bir tonunu yirmi bin Dolar’dan satıyorlar. Satıyorlarmış daha doğrusu. Bana bunları Diego anlattı. Bu kumlar titanyum içeriyormuş rengi de o nedenle böyleymiş. Titanyum içerdiği için de bu denli kıymetliymiş. Hükümetin aldığı tedbir ise, kumlar çalınmasın diye anayoldan sahile girişe tahtalar çakıp tel örgü çekmek. Sahili bir nevi kapatmak yani. Ama o tahta kazığı çakılı olduğu yerden çıkarmak o kadar akla gelesi ve güç gerektirmeyen bir eylem ki, ben bile başardım bunu. Yani kumlar her halükarda çalınabilir.
İşin daha kötüsü bu kumları çalana herhangi bir yaptırım da yokmuş bildiğim kadarıyla. Tarihi eser kaçırmakla aynı şey bana kalırsa ama Ekvador yönetimine kalırsa bu işte bir “sıkıntı yok”. Danışıklı dövüştür belki de bilemeyiz. Diego sallamış da olabilir.

Ben ne yaptım? Hemmen kumda yuvarlanıp ağzıma gözüme girene kadar debelendim. Hostele kadar vücuduma yapışmış kumlarla yürüdüm, güneşte parıl parıl ettikçe onlar hayran hayran elimi ayağımı izledim. Vücudumda az da olsa kum kalıntısı taşıdığım için ben de onları çalmış mı oldum, sahilin tahrip olmasına çanak mı tuttum diye de bütün gece kendi kendimi yedim. Öyle bir cahillik ettiysem ve burada da kendimi afiş ettiysem özür dilerim ama işte kumda debelenirken insan bunları düşünemiyor hiç. Zaten dünyada çok az var ki böyle siyah kumlardan. Siz görseniz siz de debelenirdiniz.

IMG_20170812_122657-01.jpeg adlı dosyanın kopyası

Yakında sömestr tatilimde otostop ile kuzeyden güneye doğru ineceğim son bir sefer daha gerçekleştireceğim. İran’la Ekvador arasında kurduğum müthiş benzerliklerden, ne umup ne bulduğumdan, yazının üçüncü kısmında bahsedeceğim. Çok da umrunuzda değil elbet biliyorum, ama size değil zaten kendime yazıyorum sevgili okurlar. Üç beş kişinin, iç sesimi dinlediğini bilmek de hoşuma gidiyor hepsi bu.

Burada gerçekten rahatım yerinde. Arada bir motor görüp de içimin cız etmesi dışında hiçbir sorun da yok. Belki tutsam ucundan, sonuna dek buradan bile devam edebilirim. Edebilirim. Yapabilirim. Kalabilirim. Ama istemiyorum.

Gönlüm sevgili yoldaşımla yavaş yavaş yol almalı seferler çekiyor. Uzaklar hep elimin altında, ama bu kez bambaşka bir şey denemek istiyorum. Hep hayalimdeki şey diyemem, yalan olur; çünkü hayalimde ezelden beri tek başıma olmak vardı. Aynı şu hosteldeki Diego gibi oradan oraya yapayalnız savrulmak vardı. Ama hayalini kurmaya dahi cesaret edemediğim bir seylerin içinde bulmak istiyorum bu kez kendimi. Denerim en azından ne olmuş yani. Gene beceremezsem de yollar benim için var. Uzaklar hep elimin altında.
İşte bu sebeple, bir turna kuşuyla dönüyorum yakında.

IMG_20170812_122100-01.jpeg adlı dosyanın kopyası

Bir sonraki yolculuğum için resmi anlamda ilk desteği bulduğumu da böylece ilan ederek veda ediyorum sevgili okurlar. Resmen bu Instagram denen günah yuvasının ekmeğini yedim ilk kez. Hatta ve hatta, yeni seferler için ikinci ve sürpriz bir destek daha buldum ki, o müjde de bir sonraki yazıya kalsın. Ay ben sizin için mi yazıyorum ki çok da fifi falan dedim demin ama belki merak eder bir sonraki yazıyı iple çekersiniz. Ay ne mutlu olurum o zaman var ya…

İpeksi kara kumlara buladığım ayacıklarımla finali yapıyorum sevgili okurlar. Benim de çok merak ettiğim bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Tuba Pasaklıkök

Bir cevap

  1. Volkan koc dedi ki:

    Yazıyı okurken en çokta durup durup sevgili yoldaşından bahsettiğin satırlar favorim arasında oluyor Tubakız. Bir de siyah kumda mı varmış yahu öğrenmiş olduk. Maldivleri, Salda gölünü duymuştuk da siyah kum ilk oldu. Adam yüzerken ürker be ;)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Motosikletim ve çadırımla yedi yıldır yoldayım. Maceralarımı yakından takip etmek istersen: instagram.com/motorumlanet