Şunusuyla Bunusuyla Balkanlar – Part 2

Created with Sketch.

Şunusuyla Bunusuyla Balkanlar – Part 2

Şunusuyla Bunusuyla Balkanlar – Part 2
(Alp Mor Mefat Ediyor Motor da Bana Kalıyor)

Evet, vefat değil. Mefat.
Oha spoiler verdim, böyle bloggerlık olmaz olsun sevgili okurlar.
Lafı çok ama çok ama çok uzattığımdan, tek seferde yazıp bitirmem gereken bir yazıyı bu şekilde kısımlara ayırmak zorunda kaldık.

Eğer Balkan Seferi Part 1’i sıkılıp kapatmadıysanız, hatırlayacağınız üzere biz en son Tuna üzerinden geçerek, dünya iyisi pasaport polisi abilere ve Romanya’mıza veda etmiştik. Fakat şimdi okuyunca fark ediyorum ki, kısacık geçmişim bir çok yeri, bazı yerlerden hiç bahsetmemişim bile. Hatta Alp’ten de uyarı geldi, gün ve kilometre cinsinden hiç detay vermemişim yazıda, hahaha. Yav ben biliyor muyum sanki kaç gün kaç gece, kaç kilometre gittiğimizi. Müthiş bir şuursuzlukla, rüyadaymışçasına bir yolculuk yaptım, şimdi aynı şuursuzlukla bunu kaleme alıyorum kendimce.
Kaç gün kaç gece gittik, kaç kilometre teptik anımsamasam da, kaçıranlar ve yeniden izlemek isteyenler için ilk bölümü anlatan görsel aşağıdaki gibidir sevgili okurlar.

1dd0ae9b-d4fe-4fe4-8305-b74f027668f2.jpg


Seferin gerçekten kaçıncı günündeyiz hiç bilemiyorum, n’olur bana nicel kavramlardan sormayın, öyle şeyleri Alp bilir ancak. Tuna’dan, yollardan, geçemediğimiz sınırlardan ve mistik unsurlardan bahsedeceğim ben biraz bu bölümde.
Ve merakla beklenen ‘Alp Mor’un mefatı’ndan.
Yahut Alp Mor’un bir türlü gerçekleşemeyen mefatından, ya da ne derseniz diyin işte.

Tuna Güzellemesi, Birtakım Olaylar ve Sırplar
Tuna hakkında ne biliyorsam babamdan ve Seyahatname’den öğrendim. Babam küçükken bizi köye götürürken arabada hep Osman Paşa (Tuna Nehri Akmam Diyor ya da işte Plevne Marşı ne derseniz diyin) türküsünü söylerdi, ben tabii çocuk aklımla tahayyül edemiyordum Tuna’nın kaç memleketi beslediğini, nereden doğup kaç kola ayrıldığını falan. Tuna’dan çıkan devasa balıkların altın liralara satıldığını az biraz biliyordum sadece Evliya Çelebi’nin anlatımından.
Her neyse, Alp Mor her yönüyle şahane bir insandır, her şeyin en iyisini en güzelini yapar.
Demem o ki; sefer boyunca, geçeceğimiz sınır kapılarını bile haritadan araştırıp ince eleyip sık dokuyarak bulurdu. Onun bu hayat kurtaran detaycılığı sayesinde, Tuna üzerinden kıvrılarak bir ülkeyi terk edip başka bir memlekete girdiğimiz o yol ve yol boyu bizi çepeçevre saran ismini bilmediğimiz dağlar sayesinde, ben de pek seveceğimi düşünmediğim Sırbistan’a ısınmış oldum.
Seferin Sırp ayağında, Alp ile çok güzel yollardan, köylerden geçtik, Greben denen şahane bir muhitte bir gece geçirdik ve orada Hızır Aleyhisselam’la karşılaştık. (Valla inanmayan taraftar çarpıya basıp çıkabilir, ben detayları az sonra vereceğim.)

20160802_165221_HDR-01 kopya.jpg

Yolumuzu çevreleyen dağları aşa aşa, sınırı geçtikten sonra geceyi geçirecek bir yer bulmak üzere keşfe koyulduk. Keşfe koyulduk diyorum ama, ipler tabii ki Alp’te yine, ben arkama yaslanmış yavaştan çöken akşamı, manzarayı, kuşları, dallarda salınan meyveleri izliyordum. Yok popom düzleşti, yok kabız oldum, konforsuz falan dedimdi ya hani önceki yazıda, vallahi yalandı o sevgili okurlar. Ben anamın kucağında bile Boxer‘daki gibi rahat değildim. Ama Alp tüm gün o motoru kullandığından, yoruluyor ağrılar çekiyordu haliyle ve de bekliyordu ki ben de rahatsız olayım, ağrılar sızılar çekeyim. Bana mısın demiyordum ben ama, evet hakikaten üzerinde oturduğum rahatsız bir seleydi ama ben “rahat”ın peşinde değildim ki. Nihayetinde, sırf Alp rahat edemiyor diye, ben de yalandan memnuniyetsiz görünüp ilk göz ağrım cağnım Bajaj Boxer’a kötü kelam ettim bir iki. Ama aslında sülalem rahattı sevgili okurlar, sırtımı çantaya dayayıp kah yıldızları kah bulutları seyrediyordum yol boyu.
Fakat yeri gelmişken, o kötü sözler için, motorun şimdiki sahibinden özür dileyeyim.
Şimdiki sahibi diyorum evet. Çünkü Alp Mor, sefer dönüşü yeni bir motora; Tracer’a kavuşur kavuşmaz Boxer’ı gözünü kırpmadan sattı. Evet sattı.
Genç sevgili yapıp da cefakar eşini boşayan zalım adamlar gibi aynı…
Kendisine de bu konuda hâlâ sitemliyimdir, ulan bari bana satsaydın, sarılır yatardım ona.
20160802_193748_HDR-01 kopya.jpg

Her neyse, Boxer’ı düşündüm gözlerim doldu yine.
Saatlerce, saatlerce oturabilirdim o taş gibi selenin üstünde. Ustacığım da bu konuda hâlâ över beni dost meclisinde, Tubakız şöyle dayanıklı, böyle yürekli diye. Canım ustacığım ya, öpüyorum ellerinden.
(Alp Mor el öpme, öptürme geleneğinden nefret eder bu arada. Ben de bu nefretini bildiğimden her bayram sektirmeden öperim kendisinin nasırlı, kemikli, sabun kokan koca ellerini.)

“Parsel Parsel Eylemişler Dünyayı”
Tuna boyu ilerlerken bir kamping tabelası çarptı gözümüze, girip bir bakalım dedik. Hayır kalacağımızdan değil de, iki yolcu görmüşler en azından buyur ederler, yol gösterirler, izzeti-i ikramda bulunurlar diye. Yani en azından böyle umuyoruz.
Gayet güzel bir yere varı yoğu yatırıp harika bir bahçe yapmışlar, meyve ağaçlarıyla dolu, enfes manzaralı… Bizi görüp hemen hücum etti üstümüze bir karı koca. Zaten başka da kimse yok. Yani müşteri bile yok. Biz en baştan niyetimizi belli ettik zaten kalmayacağımıza dair, ama adettendir diye fiyat da sorduk. 13 Euro’ymuş kişi başı haha. Hadi oradan teyzeciğim biz 13 Euro’ya et yeriz. Hakikaten yola çıkıp da kampingde kalan insanlar var. Vallahi, ben işletmecisi olmadığım sürece hiçbir surette bir kampingde konaklamam açıkçası.
Biz hayır mayır, kalmayacağız dedikçe bahçeyi mutfağı gösterip mülklerini övüyorlardı bize karı koca. Yav zaten siz niye parsel parsel eylediniz ki dünyayı, şimdi buralar hep hepimizin olurdu. 
Tam sıyrıldık gidiyoruz dedik, bu kez de Türkiye’den geldiğimizi öğrenerek Sülümaaan Sülümaan diye daha bir coşup ısrarlı oldular. Biz kalmayacağımızı yeterince çaktırmış olduğumuzu düşünüyorduk ama nafile. Nafile çünkü, karı koca tek kelime İngilizce bilmiyorlardı Alp de totalde on ikiyi geçmeyen Rusça kelime dağarcığıyla Sırp çifte Rusça konuşarak dert anlatıyordu. Enfes bir sahne idi. Ben de artık yılmış, ne olacaksa olsun diyerek bahçedeki meyvelere dalmıştım. Seyre dalmamıştım, Allah ne verdiyse cebe atmıştım.
Bu çalıntı meyveler pek yakında başımıza ufak bir iş açacaktı, ulan bir kere de ağız tadıyla boğazımızdan haram lokma sokalım be!

20160802_185752_HDR-01 kopya.jpg

Greben ve Mucizeler
Kampingden yakayı kurtardığımızda, hislerimizi takip ede ede cennet gibi bir yere vardık günün sonunda: Greben’e. Yani burası Hızır’a kavuştuğumuz yer.
Akla, mantığa, gerçekliğe, fiziğe aykırı olan ne varsa ben ona inanırım sevgili okurlar, lütfen beni bu sebepten kınamayın. Bu nedenle, gördüğümüz sıradan kanlı canlı bir abiyi de ben Hızır’a yordum.
Greben’e vardık, ne kadar harika olduğu fotoğraftan da belli olan yemyeşil bir yere çadırı kurduk. Terk edilmiş iki evden, keçileri güden dünya çirkini bir teyzeden başka hiçbir şey yoktu civarda. Fakat bu ıssız Greben’de, olmayan bir şey vardı daha yanımızda: SUYUMUZ.
Ekmeksiz kaldığımız olmuştu çok kez, ya da su almayı, doldurmayı ne zaman unutsak muhakkak ya bir pınar ya bir çeşmeyle karşılaşırdık. Şimdi ancak varışta fark etmiştik suyumuzun kalmadığını.
Ya gerisin geri geçtiğimiz kasabalardan birine sürüp su tedarik edecektik, ya kampingden alıp çıkına koyduğumuz meyvelerin suyunu emikleyecektik, ya da ulan alt tarafı bir gece; susuzluktan ölmeyiz ya diyip boşverecektik.
Yol boyu ara ara tecrübe ettiğimiz yarı açlık, susuzluk, kaybolma, yolda kalma gibi hadiseleri bile müthiş bir sükunet ve teslimiyetle karşılıyorduk, hepsi sefere bin bir mana ve değer katıyordu adeta. Yarı aç yatıp mutlu kalkıyordum örneğin, soğuktan donuyor ama ölmüyordum. Sefer hiç bitmesin, bitmesin istiyordum.
Her neyse, bu susuzluk meselesi için aklımıza gelen çözümlerin hepsini bir kenara atıp etraftaki iki evden önce birine daldık. Musluk var, akmıyor. Yer, biraz içilip bırakılmış su şişeleriyle dolu. En kötü ihtimalle bunları değerlendiririz dedik artık, n’apalım. Zaten öyle şaibeli su kaynakları görünce test içişini ilk ben yapıyordum hep, Alp’in hassas midesine bi şey olmasın diye.
Çeşnicibaşın olayım ustacığım, sana sağlık ve afiyetler dilerim.

20160803_072157_HDR-01 kopya.jpg

Yerdeki sulara hallenmedik, biraz daha arayışa koyulduk. Yoğun arayışı, bulamayışla sonuçlandırıp çadıra doğru yürüyorduk ki, ötelerden boylu boslu dalyan gibi bir adam göründü:
-Hayırlı akşamlar gençler!
-SUYUMUZ YOK ABİ.
Abinin çok akıcı bir İngilizcesi vardı, niyeti bizle uzun uzun sohbet değildi ama belli, Hızır az ve öz konuşurdu çünkü, dinlediğim hikayelerden masallardan hep bunu öğrenmiştim. Zaten ben de suyumuzun olmadığını hemen baştan belirtip sadede gelmiştim.
Ne Alp ile, ne de Alpsiz çıktığım yolların hiçbirinde başıma henüz hiç kötü bir şey gelmedi şükür. Hatta şu gün bir parça iyi ya da yardımsever bir insansam eğer, bunu yollarda karşılaştığım, bana evini sofrasını açan insanlara borçluyumdur, onlardan göre göre öğrendim ve ben de onlar gibi olmaya çalıştım, çalışıyorum. En azından deniyorum.
Bizim iyi kalpli abi de, halimizi görünce, bende su var; ama arabam az ileride, dedi. Köyünden buraya yürüyüş yapmak için gelmiş, çünkü harika bir trekking yolu var Greben’in. Nereden mi biliyorum, canım ustam Alp Mor gene beni motordan indirdi de piyade devam ettim bir ara, yaprakları ayağımın altında hışırdata hışırdata. Hızır da o yolu yürümüş, köyüne dönüyordu. Suyunu paylaşmak istedi bizimle. Aldı yanına Alp’i, gözden kayboldular.

20160803_195814_HDR-01 kopya.jpg

Çadırın önüne ben çökmüşüm, benim tepeme de gece çöküyor, vakit ilerlemiş. Sessizce yoldaşımın dönmesini bekliyorum galon galon su ile, çünküm dilim damağım kurumuş sevgili okurlar. Tamam yani, dayanıklı olmak da bir yere kadar. Karanlıktan tırstığım için de ışık açtım bekliyorum, ışığa gelen sivriler bir de ben yıldızları izliyoruz. Hayli romantik bir ortam. Beklerim ki Alp dönsün. (Merak etmeyin mefat ettiği kısım burası değil, daha çok var.)
Sonra Alp göründü ötelerden, meğer araba epey uzaktaymış. Zerre endişelenmeden bekledim, seferdeyiz ya kötü bir şey olmaz biliyorum. Abi de gözden kaybolmuş suları verip, Alp’e sosyal medyadan iletişmek üzere birkaç adresini vermiş veda ederken.
Alp abiye mesaj atar durur hâlâ, cevap yok. Neden cevap yok, çünkü öyle bir abi gerçekte yok, neden mi yok, çünkü biz dardayken yardıma koşup sonra da kaybolup gitti bana kalırsa. Dikkat ettiyseniz abiyle tek kare fotoğrafımız da yok.
Sen boş yere MSN’den titreşim yolluyorsun, boş yere arkadaşlık talebi yolluyorsun adama ustacığım. Hızır bu, seni mi eğleyecek!

20160728_122615_HDR.jpg

Hızır masalım bir yana, hani şu kampingden aldığımız meyveler vardı ya, işte onları kaskların içine bi de yandaki heybelere istiflemiştim ben. Sabah bi uyandık kaskların içini de heybeyi de karınca basmış, mahvolmuşuz. Temizlerken canımız çıktı, yüzlerce karınca, bir ölüp bin diriliyorlar.
Şaka valla, birini bile incitmeden, öldürmeden tek tek def eyledik, temizledik eşyalarımızı.
Alp epey söylendi, serzendi ama bana bu karınca meselesi yüzünden. Off, onun diline düşmek hiç istemezsiniz sevgili okurlar, uzatır da uzatır.
Ustamın diline düştüm, yetiş ya Hızır!

Komşunun Bahçesinden Şehrin Işıkları
Ben, bu seferimizden çok kısa bir zaman önce Zagreb’e geçmek maksadıyla Belgrad’da birkaç gün geçirmiştim aslında. Açıkçası pek de sevmemiştim burayı. Evet şehir geziyordum ve “sizden” değildim.
Ama Alp ile çıktığım bu yolda, sevemediğim, alelade bir kent bile gözüme ihtişamlı, manalı görünür olmuştu. Sanki her şey bu seferle, onunla güzelleşiyordu. Ömrümün sonuna dek yollarda olayım, yollarda öleyim istiyordum.

20160803_162552_HDR-01 kopya.jpg

Kalemegdan’dan Sava manzarası, altta da Aziz Sava katedrali. Katedralin dışı görkemli, içinin bi numarası yok, hep tadilat.

20160803_172044_Pano-01 kopya.jpg

Belgrad nopnormal bir kent. Giderseniz bol bol selfie çekinirsiniz Kalemegdan’da, Aziz Sava Katedrali’nin hemen dibinde falan. Gider Tesla Müzesi’ni falan da gezersiniz illaki ama bizim geceyi geçirmek için kurulduğumuz şu yere bakın hele bir:

20160804_103048-01 kopya.jpg

Ta seferin başında kendimize bir söz vermiştik, asla ama asla hostelde kalmayacaktık. Sadece şehir gezdiğimiz zamanlarda, bu sözümüzden az uzaklaşıp ulan acaba hostel mi bakınsak diye düşünüyor; dört duvar arasına biçilen fahiş fiyatları görünce de bu fikirden büsbütün vazgeçiyorduk. Ama Belgrad’da, Saraybosna’da, Kotor’da ve geçtiğimiz daha nice kentte, hem kentten çok uzaklaşmadan hem de yeşilden çok kopmadan harika kamp yerleri bulmuştuk. Kentten kopmamak ve yeşilden uzaklaşmamak demek ha, yav sen emlak müşaviri misin, bunlar nasıl ağızlar Tubakız…

Belgrad’da rast geldiğimiz bu bahçe de, şehri ikiye yaran Sava Nehri’nin (Tuna’nın mübarek kollarından biri) tam kıyısında, yeni Belgrad’dan eski Belgrad manzaralı bir yerdi. Birisinin evinin bahçesi aslında. Kurulmamıza izin vermezler diye düşünüp, ev halkı içerideyken izin almaksızın çadırı kurduk açıkçası, tam bir saygısız gibi. Sonra önce evin köpeğinden, ardından çocuklarından rıza aldık. En son da ev sahibi abi geldi, biz daha bir şey sormadan “sıkıntı yok gençler:D” diyip gitti. Ulan bunlar ne biçim ağızlar be…
Yine de sağ olun, evinizi açtınız.
Sabah erkenden toplanıp ev halkını rahatsız etmeden yola koyulduk, biraz daha kalsak kesin kahvaltı verirlerdi bize, ama Nutella’ya muz bandık biz sabah, o da güzeldi.
Nutella’yı muza banmak da yine Alp’ten öğrendiğim bir şey, ben en fazla ekmeğe sürer, buna da “şokella dürümü” der öyle yerdim yalnız olsaydım.
Konuyu gene dağıttım, Bosna’ya gidiyoruz buradan sonra, he hey!

20160803_204757-01 kopya.jpg

Seferin Sırp ayağını epey uzun tutmuşum, çok sevdiğim bir yer değildi oysaki, ama malzeme boldu. Ayy, malzeme demişken az kalsın unutuyordum. Alp’i bir takpiçisi takipten çıkardı Sırbistan’a gitti diye, hahaha. Ben de hemen çanak tuttum abiye.

20160808_102754_HDR-01-01-01 kopya.jpg

Ama Bosna Hersek’i daha görmeden seveceğimi biliyordum. Cafer de eğer takipten çıkarmasaydı Alp’i, Boşnak kardeşlerimizin vatanına ayak bastığımızı görüp pek mutlu olurdu, ama canı sağ olsun. Sınırlarda kafamızın bulanması ve bir “Balkan düğünü”nden kovulmamız dışında çok da kötü şeyler olmadı Bosna’da.
Sırp sınırından Bosna’ya geçerken de, pasaportlarımıza çıkış damgası vurmamaları ve bize az biraz gıcık davranmaları dışında pek bir sorun yaşamadık. Bu damgalanmama hadisesinin başımıza iş açıp açmayacağını da ancak Sırbistan’a bir daha gidersek görürüz ama benim önümüzdeki birkaç yüz yıl içinde öyle bir planım yok. Her neyse, Sırp ellerinden çıkıp Bosna’ya girdik fakat, görünüşe göre henüz girememiştik, çünkü hala ülkenin Sırp Cumhuriyet’i kısmındaydık. Alp’in bu olay için enfes yorumu ise şöyleydi: Sırp’tan çıkıp Sırp’a girdik, neredeyiz Tubakız?
Ustam bilemediği, anlamlandıramadığı her şeyi hep bana sorardı. Yeri geldiğinde ustama ustalık ediyordum ve onu çok seviyordum.
Ve size ustamın ilkokul 3 terk bir kimse olduğundan da söz etmiştim.

20160805_082804_Pano-01-01 kopya.jpg

Saray Bosna’ya varma yolunda Tuna’nın kolunun kolu Drina Nehrine nazır güzel bir yer bulduk geceyi geçirmek için. Birkaç yüz metre ötemizden de düğün sesleri geliyordu; açık hava düğünü hem de, Allaaah!
Ben ömrümde abimin ve ablamın düğününden başka hiçbir düğüne katılmadım daha. Aklıselim bir insanın düğüne bütçe ayırmasını anlayamıyorum çünkü. Ama, gördüğüm hiçbir sokak düğününü de es geçemem asla. Çünkü düğüne gelmiş bir yabancıya kimse ikramda kusur etmez.
Orada da öyle olur sandık, dinlenip az biraz yiyip içtikten sonra –az yedik çünkü kesin düğünde bize et verirler diye umuyoruz- en güzel kıyafetlerimizi giyip düğüne gittik, ta Türkiye’den gelmişiz, kapıdan çevirecek değiller ya. Hakikaten birer kat “iyi” kıyafetimiz var bu arada. Onu da ilk ve son kez olarak bu düğünde değerlendirmiş olduk.
Gittik, şimdi kesin bizi biri buyur eder diye bekliyoruz.
Azıcık zaman geçti geçmedi; simlerin, smokinlerin, topuzların arasından fark edildiğimizde, dünyanın en kaprisli, en kaknem gelini yanımıza yanaşıp, ne ayaksınız, diye sordu bize. Biz de, düğününüzü izlemek istiyoruz, diye yanıtladık ezik gibi. “Yes but only 10 minutes” diyerek çemkirdi bize zilli.
Gelinin bu hareketi hiç hoşumuza gitmediği gibi, açıkçası bu zoraki izdivaçları bizim umrumuzda bile değildi; biz sadece geceyi orada geçirip tıka basa et yemeyi planlıyorduk.
Zillinin bu hareketine çok içerleyip umduğumuzu bulamamamış olmanın hüznü ve siniriyle çadıra döndük. Hüsran dolu bir geceydi benim için. İlk kez bir kapıdan kovulmuştuk.
Et hayali kurarak güzel bir uyku çekip sabahına bayat kokonatı suya katık edip kahvaltı yaptık. Bu düğün rezaletini ikimiz de unutmak istiyorduk belli ki. Nehre girip bu çirkin hatıradan arınmak sanırım en mantıklı çözümdü, yanılmıyorsam en son Romanya’da yıkanmıştık. Ama valla billa kokmuyorduk sevgili okurlar. Ben gül kokuyordum, sevgili ustam Alp Mor ise çitlenmiş tuzlu çekirdek gibi kokuyordu.
Benim en sevdiğim koku tuzlu çekirdek kokusudur.

20160805_115556_HDR-01 kopya.jpg

20160806_123517_HDR-01 kopya.jpg
Burası da yine Saraybosna’ya varma yolunda geceyi geçirdiğimiz yerlerden biri. Ulan amma da yavaş ilerlemişiz ha, bi türlü varamadık şehre, kesin Alp’in ağır kanlılığı yüzünden. Gözüm kamaşmıştı yeşilden. Sabah burada da yağmura yakalanmıştık içeride Samsara’yı izlerken.
(Kamp yerlerimiz içinde ilk üçüme burayı da katabilirim sanırım çok sevgili Tuğçe Hanım ve benim ilk üçümü hiç mi hiç merak etmeyen çok sevgili okurlar.)

Saraybosna
Pasaklı gönlüm “Balkanların Gülü: Saraybosna” diye başlık atmak istedi bu yazıya ama, neyse…
Bürek ve küfteye burada doyduk şükür. Hatta bundan bağımsız olarak da sefer boyunca sevdiğim kentlerden biri burası oldu. Kopkolay tatlı bir şehir çünkü. Burada başımıza hiç ilginç bir şey gelmediğinden uzun uzun yazamayacağım, üzgünüm. Şurayı gezin burayı görün demek de benim ne haddime, Google’a yazınca hepsi çıkıyor zaten. Ama camilerin içini parayla ziyaret ettirtiyorlar, ona üzüldüm biraz, avlularda eğleştik biz de hep. Avrupalı çok turist var bir de, bize de gelin elitist turistler Saraybosna’nın tıpatıpı bizde de var.
Bir de ben burada havayı sevdim çünkü Saraybosna, Alplerin Balkan uzantısı (ismini unuttum bu dağların) arasında kalmış vadimsi bir yer olduğundan hava hep ha akşam oldu ha olacak tadında. Güneşli ve sıcak havalardan nefret ederim, Yaradan beni insan değil de vampir suretinde yaratsaydı ancak bu kadar sevebilirdim kasvetli, ha yağdı ha yağacak tadında havaları. Saraybosna da aynı öyle işte. Ha bir de, bütün şehri yürüyerek bir çırpıda gezebilirsiniz. Ben şehir gezerken montlarımızı da taşıdığımdan arada bir durup mola veriyordum ustam da bana hadi Tubakız, seni mi bekleyeyim diye söyleniyordu.
Bekle tabii ustacığım, ömrüm vefa ettikçe ben de seni beklerim.

20160806_170915_Pano-01 kopya.jpg
Gazi Hüsrev Bey Camii

20160806_174020_HDR-01 kopya.jpg
Saraybosna Katedrali

20160807_183310_HDR-01 kopya.jpg
Bu da şehrin Osmanlı Kalesi’nden görünümü, böyle bakınca bildiğin dümdüz şehir işte.

20160807_133748_Pano-01 kopya.jpg

Burası da Saraybosna’da geceyi geçirdiğimiz yer. Normalde kalacak yer konusunda karar hep Alp’tedir ama burayı ilk kez ben buldum, yani buldum değil de burada ısrarcı oldum. Şehre tepeden bakan sakin bir yerdi. Sabahına su basmış bir şekilde uyandık. Uzun süre yağmurun dinmesini bekleyip, ıslak ama mutlu bir şekilde Mostar yolunu tuttuk.

20160806_141328_Pano-01 kopya.jpg

Hüzün, Köprü ve Selfie Çubuğu
Belki soykırımın, savaşın izleri henüz çok tazedir diye Bosna Hersek baştan başa hüzün kokan bir ülke bence. Bunu insan en çok da Mostar’da seziyor. O köprünün o meşhur fotoğrafını nerede görsem durup iki dakika gamlanırdım, gidince de öyle olacak, köprüyle ilk buluşmada beni bir gam rüzgarı alıp götürecek sandım. Gitmeden evvel de iç aksiyonumu oluşturup epey bir tribe girdim. Acaba oraya varınca ağlasa mıydım, bütün şehri hiç konuşmadan bir matem havasında mı gezseydim yoksa? Kafamda bunları kuruyordum, yoldaşım umarım bu hüznü bir trip gibi algılamaz diye de dua ediyordum içimden. Yoldaşım biraz sığ bir birey çünkü, ben kadar hisli değil.
Her neyse, mağrur, sakin, izbe bir yer gibi hayal etmiştim Mostar’ı hep. Hüzne hazırdım işte, coşkulu bir sahne yaşayacaktım köprünün başında.
Lakin…
Turist kafilesi her şeyi mahvetti. Çok fazla insan vardı sevgili okurlar ve çok fazla selfie çubuğu.

20160808_151654_HDR-01 kopya.jpg

Köprü trafiği şakası yapmak istemiyorum yine ama, o kadar rezil bir durum ki o gamlı köprünün hali, acaba ben mi aşırı hassasım da köprüyü görünce aklıma bombalar, kanlar geliyor tek?
Açıkçası Mostar’da umduğumu bulamadım hiç, bildiğin Alaçatı sokakları gibi turist kalabası ve pahalılığından ibaret. Zaten dürüst olmak gerekirse köprüden gayrı bir numarası da yok.
O köprünün yeniden onarım hikayesi bana hep ümitvâr gelir bu arada, savaş var evet ama yara saran da var gibi yani.
Köprü demişken de, oranın Mimar Sinan’ın talebesinin elinden çıkmış olduğunu sonradan öğrendik, bu bizi ayrıca coşturdu çünkü şu fani dünyada Alp’in hayranlık duyduğu yegane isimdir Mimar Sinan. Adam gittiği yerlerde iz bırakmış; ben öyle olamadım, diye gamlanıp duruyor. Ulan adamın işi o, ya ne yapsaydı? Sen niye onunla aşık atıyorsun, sen bir “blogger”sın. Biz geçtiğimiz yerlere en fazla gübre niyetine kakamızı bırakabiliyoruz, elden bu geliyor, kabul et ustacığım.
Neyse, Mostar’a gidince göreceklerinizi görüverirsiniz birkaç saat içinde, savaştan kalma onarılmamış binalar var, belki onlar da sizi bir parça hüzne salar.
Neretva’nın rengi pasparlak bi de, bi de bu nehir Tuna’nın bir kolu değil. Kendi başına akan özgür bir nehir.

20160808_155326_HDR-01 kopya.jpg

Yoldaşımın mefatına sebebiyet veren olayın temelleri hatırlarsanız Romanya sınırına yakın bir mısır tarlasında atılmıştı, ama bu işte Mostar’daki bir “küfteci”nin de payı da büyük aslında, devamı pek yakında…
Mefat şu aslında; Alp ufak bir zehirlenme gibi bir şey geçirdi seferde, ölecek gibi oldu ama ölmedi şükür. Ölseydi vefat derdik, Allah gecinden versin. Sevdiğim bir dizide bir karakter vefata mefat derdi, Alp de bu kelimeyi pek benimsedi, ben de o sevdi diye dallayıp budaklıyorum işte bunu.

Mostar-4.jpeg

Blagay’da Bir Mabet
Mostar’dan sonra Alp’e her daim müteşekkir kalma sebeplerinden biri olan bir yere daha gittik: Alperenler Tekkesi’ne. Buram buram beleşçilik kokan bir hikaye geliyor şimdi, amma sıktın Tubakız derseniz, bu kısmı da geçiniz, n’apayım, lafı uzatıp dolandırmak da benim alamet-i farikam işte.
Ben tekkeleri, ziyaretleri, dergahları, sufilerle hemhâl olmayı pek severim. Bir bok bildiğimden de değil oysa, seviyorum, dinliyorum, gözlemliyorum. Babam bana hep şeyi söyler dururdu, Hoca Ahmet Yesevi’denmiş uydurmuyorsam:
“Her kim neyi aşk ile severse o onu Hakk’a götürür” derdi. Ben de herhalde yollara bu sebeple çıkıyordum hep, ama bırak Hakk’ı aramayı, kendimi bulmuş değildim henüz. Çok şükür Alp’i bulmuştum bir seferinde, bu bile bir şeydi benim için.

20160808_165814_Pano-01 kopya.jpg

Ha, Ahmet Yesevi’ye gene değindim çünkü bu tekkeyi inşa edenler, Ahmet Yesevi’nin müridleriymiş; taa 15. yüzyılda Anadolu’dan Sarı Saltuk Han önderliğinde gelmişler. Normalde Google’dan aratıp bulunacak bilgiler vermeyi sevmem ama, bir de ben kimim ki bilgi veriyorum bence, burası hakikaten zaten hikayesinden etkilendiğim bir yerdi, onun için biraz değineyim dedim. Kalanını açar okursunuz zaten.
Neretva’nın Buna kolu kıyısına, sarp kayaların arasına konuşlanmış bir dergah, az biraz kulağıma çalındığı kadarıyla hatırlıyorum zaten tekkeler, dergahlar hep böyle yerlere inşa edilirlermiş. Biz şimdi nasıl heyecanlıyız Mostar sonrası bir de burayı ziyaret edeceğiz diye, hatta geceyi orada geçirmeyi, iki gariban yolcu olarak sofraya buyur edilmeyi, zeytini ekmeğe katık etmeyi planlıyoruz.
Zaten tekkenin yolu da çok güzel, nehir boyu ilerliyorsun. Amma, kapıya bir varıyorsun ki, önce bir otopark mafyası karşılıyor seni, hahaha. Park edince para alacakmış, neymiş de… Motor olduğu için yırttık tabii bu “park ücreti”nden ama az biraz canımız sıkılmadı değil bu işe, tekkeye gireceğiz yav ne park yeri parası!
Otopark şokunu atlatmışız ama, biz tabii ne bilelim, tekkeyi müze haline getirip girenden beş akçe, girmeyenden on akçe aldıklarını. Bi vardık kapıya/gişeye, ikinci bir şok: GİRİŞ 2 EURO.
Ve bilin bakalım bizim üzerimizde ne yok sevgili okurlar?
EVET, NAKİT YOK. KEŞ YOK. BİR TL BİLE YOK. BİR MARK BİLE YOK. YOK.
HİÇ Mİ YOK?
GERÇEKTEN YOK.
Ulan babamdan girdim Hoca Ahmet Yesevi’den çıktım şimdi buraya kadar gelmişiz kapıdan geri dönersek ne manası var yazmanın. Ama giremiyoruz yani, para yok.
-KART GEÇİYOR MU?
-O DA GEÇMİYOR.

20160808_163156_HDR-01 kopya.jpg
(Tekkenin hamamının tavanı. Aynı çadırımız gibi buranın tavanı da yıldız dolu.)

İlkin avluya kadar sızdık sinsi sinsi. Gişedeki görevliden müsaade isteyip suyumuzu doldurduk çeşmeden. Dönüyoruz dolaşıyoruz acaba nasıl girsek diye. Ben her zorlu mücadelede yaptığım gibi ustamı gene kaderine terk ettim bu kısımda. En son şu kampingci çiftin elinde yapayalnız bırakmıştım kendisini, can çekişiyordu olmayan Rusçasıyla. Neyse ben umudumu yitirmiş babamı, Sarı Saltuk Han’ı falan düşünüp, ah ulan geldim de giremedim, siz onca koçyiğitler yüzyıllar evvel geldiniz de ben sizi bi ziyaret edemedim diye triplerdeyim, Alp’e bir baktım gişedeki adama bir şeyler anlatıyor hararetli hararetli.

Ben artık utancımdan bakmadım bile o tarafa, hatta Alp’i bir süre tanımazlıktan geldim. Birkaç dakika sonra bi döndü elinde Türkçe dilinde iki broşür! Adama şunu demiş meğer, ulan ustacığım ne çakal adamsın:
-Biz taa Türkiye’den burayı ziyaret etmek için geldik ama yolda bir aksilik oldu üzerimizde de hiç para kalmadı, buranın Türkçe adı Alperenler Tekkesi, benim ismimin anlamı da burasıyla aynı, biz burayı görmek çok istiyoruz, bir ziyaret edip çıkabilir miyiz lütfen?
Adam da demiş ki; “yes, but only ten minutes…”
Hahaha.

Biz özel olarak burayı ziyaret amacıyla gelmedik; geçerken uğradık, bir.
İtlik puştluk olsun, yollara düşelim, gezelim görelim diye geldik, iki.
Yolda bir kez bile aksilik olmadı, biz cepteki son parayı “cevapi”ye saydık, bu da üç.

Ama sonuçta içerideydik işte, keşke bu yöntemle Saraybosna’daki camilere de girseydik, tüh.
Alp’in ikna yeteneğine ve bedava baldan tatlıdır felsefesine bir kez daha hayranlık duydum. Tekkeyi de dip bucak ziyaret ettik işte, daha nesini anlatayım.
Ben gene başa gelen tuhaflığı anlattım sadece, benim de meziyetim bu. Gişedeki abiye bin bir teşekkür edip geceyi geçirecek su kenarı izbe bir muhit bulmak üzere tekkeden ayrıldık.

Tuhaflık demişken beni burada şoka uğratan şey Alp’in adama onca şeyi İngilizce açıklayabilmiş olmasıydı. Çünkü sevgili okurlar, Alp’in İngilizcesi Rusçası’ndan bile fakirdir. Ben şakır şakır İngilizcemle, sefer boyu çoğu zaman ustama tercümanlık da ediyordum neyse ki. Eli, dili, gözü kulağı hep ben olayım istiyordum. Onunla ne etsem en iyi şekilde ediyordum.

20160809_113253_HDR-01 kopya.jpg

Mostar ve tekke gezisi sonrası yine müthiş bir yere kurulduk. Böyle kurulduğumuz her yeri her seferinde övüyorum ama hakikaten övülmeyecek gibi değil sevgili okurlar. Ustamın meziyeti de bu işte; yol bulmak, iz sürmek, kamp için harika yerlere nokta atışı yapmak…
Ve buradan sonra Hırvat sınırına çok yakınız artık, geceyi geçirip mısırları közleyip sabahı Dubrovnik’te edeceğiz kısmetse.
Kısmet değilmiş sevgili okurlar, çünkü sinsilik edip çift girişli Romanya vizesiyle bu seferi göğüsleyen Alp Mor’un vizesi, Hırvatistan’a girmeye el vermedi.
Ve pasaport polisi bunu ancak pasaportu damgaladıktan sonra fark etti, sonra sistemde kendince bir şeylere baktı, ekledi çıkardı kafasında, sonra bana dönüp üzgünüm sen girebilirsin ama o giremez dedi. Bulgaristan için kullandığından vizeyi, bir de Hırvatistan için kullanamaz mıymış neymiş, benim pek aklım ermedi ama ilk kez bir sınır kapısından çevrilmiş olduk. O giremezse ben hiç girmem memur bey, zaten ikidir zor görevleri ona kitliyorum, yoldaşımın yanında olmalıyım dedim, ben de rest çektim.
Lan nereye rest çekiyorum, 3 aylık multi Schengen’im vardı mis gibi.
Söz ağzımdan çıktı bir kez ama, artık çok geç.
Yaklaşık bir saat süren saçma bir iptal işlemiyle boğuştuk, sonra da dümeni Karadağ sınırına doğru çevirdik, bekle bizi nazlı Kotor, biz geliyoruz.
20160811_101237_Pano-01 kopya.jpg

Kotor, Alp ölüm döşeğindeyken gezdiğimiz bir yer olduğu için bendeki yeri apayrı. Lafı bu kez kısa tutar, başlıkta da bahsettiğim gibi mefat ettiği bölümü de yazar konuyu kapatırım sanıyordum ama korkarım ki Balkan Seferi Part 3 de gelecek yakında. Bu kısımda hepsini yetiştiremediğim için üzgünüm. Hem daha sırada Alp kusarken ona altı delinmiş poşet tutuşum ve çadırı berbat edişim var, Adriyatik’te yüzmek var iken, o sularda tulum yıkayışım var… Kırmızı topraklı Arnavutluk var, sıcacık Makedonya var… Üsküp’e girdiğimizde Alp’in gaza gelip ‘Üsküp Sevdalısı’nı söylemeye çalışması var…
Bunların hepsi yine uzun ve dolambaçlı bir anlatımla Balkan Seferi Part 3’te sevgili okurlar. Onun için de bir alt başlık düşüneyim, acaba bu kez ustamın hangi kirli çamaşırını ortaya döksem…

asd.jpg

Düğün sonrası yediğimiz bayat kokonatın kabuğu.
Alp sefer bitiminde içi güzelce oyulmuş vaziyette bunu bana armağan etti. Ben de şimdi buraya bırakayım veda niyetine. Sefer yadigarı; baktıkça hatırla Tubakız, dedi. Unutursam kalbim kurusun ustacığım dedim ve eve döner dönmez ben de kendisine bunu yolladım. Elbette fotoğrafını yolladım. Alp bi de bunca fıstığı yese cırcır mırcır olurdu maazallah, hiç riske giremem valla.

20160808_092053_Pano-01 kopya.jpg

Bunu bir rutin haline getirip her kapanışı bir ayak fotoğrafıyla yapmak niyetindeyim. Sıcak denizlere indikçe rehavete kapılıp neşeli çorapları sıyırıp atıyorduk, doğan güne karşı, denize karşı, yeşile, bayıra karşı fırsat buldukça ayaklarımızı salıyorduk. Bu ayak fotoğrafı çekme klişesini kim bulduysa helal olsun, ben yalnız çıktığım seferlerde gölgemi çekerdim hep, haha havamı sevsinler, artık dört ayaklı pozlar verir oldum, he hey! Nereden nereye…

Hep adı sanı bilinmeyen bir dergide bir köşem olsun istemiştim, sanırsam onun demosunu yaşıyorum şu an. Alp de benim sinsi ve paragöz patronummuş ve beni kovması an meselesiymiş mesela.
Umarım bir sonraki yazıya dek kovulmam çok sevgili okurlar.
Sıktıysam af dilerim, eğer hala çarpıya basmamış ve buralara kadar okumuşsanız da hepinize selam ederim.

Tuba Pasaklıkök

 

6 cevap

  1. Tuğçe BAĞBAŞI dedi ki:

    Çok güzeldi. İsmimin geçmesi ayrıca muhteşemdi 😘 tubakız aslında seni gorecektim antepe geldim bende gezmeye ama alp bile senle iletişim kuramadı….

  2. Ali dedi ki:

    Hocami iyi güzel anlatıyorsunda, şu güzel resimleri çektiğin yerlerin uydu bilgilerinide koysan. bizde navigasyonumuzu ayarlasak.

  3. yılmaz dedi ki:

    Çok güzel anlatım elinize sağlık, yazının devamı ne zaman gelicek acaba? Umarım tuba hanım bizi yazılarından hiçbir zaman mahrum bırakmaz.

  4. Alp Mor dedi ki:

    Yakında geliyormuş Yılmaz. Bir parçasını okuttu, acımamış yine bana. 🙁

  5. Alkan dedi ki:

    Sayfanızı bi arkadaşım aracılığı ile keşfettim,Edirne de yaşıyorum,”Balkan seferleriniz” bize “dış kapının mandalı” kadar uzakta olduğundan turunuzu bir kaç defa yaptım,anlatımınızı “biraz mübağlağlı” bulsam da beğendim.Ancak,motorcu gözü ile (yol,km,motorda sorun var/yok,menzil) vb. de okumak keyifli olurdu.2017 yılında da kazasız belasız cezasız nice keyifli km ler dilerim.
    Not: Nazım ı bu derece bol olan bir ardçının,sözelini tahayyül bile edemedim :-)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Motosikletim ve çadırımla yedi yıldır yoldayım. Maceralarımı yakından takip etmek istersen: instagram.com/motorumlanet