Sürprizli İran Seferi

Created with Sketch.

Sürprizli İran Seferi

Ötmek istiyorum viran bağlarda,
Ayağıma cennet kiralansa da”

Merhaba sevgili okurlar!

Hayatınızı birkaç kelimeyle özetleyin falan diyorlar ya, aha bu da benim özetim. Mezar taşıma da bu yazılsın hatta.
Sigortamı, evimi, dolgun maaşımı elimin tersiyle itip bir hayalin peşinden gidiyorum şimdi: Yolda yaşam var mıdır?
Bu satırları da, haftada 24 saat çalışma karşılığı konaklama edindiğim bir hostelin çatı katından yazıyorum.
Gazi şehrimiz pek uzakta şimdi.
Sanırım yolda yaşam mümkün, hem de faturasız, kirasız, hiç peşinatsız.

20170404_151335-01.jpg

To do list’imde sırası gelen bir maddeydi zaten; tam üç yıl çalışacak; dişimden tırnağımdan artırdıklarımla yola düşecektim. Niyetim Güney Amerika semalarında süzülmekti.
Sevgili yoldaşımın varlığı ise her şeyi  değiştirdi. Neden bilmiyorum, artık yalnız başına bir seferi düşlemiyorum bile.
Nihayetinde yola yine onunla düştüm. Yolculuk gene dönmekle sonuçlandı ama gidip de dönmemeye çok az kaldı, biliyorum. ‘Balkan Seferi’ kadar şenlikli geçemese de, tutkulu, ihtiraslı, safranlı, pilavlı, sarıklı, mollalı İran günlerini yad edeceğim kendimce şimdi.

Ah, Balkan Seferi demişken…
Unutursak kalbimiz kurusun:
Balkan Seferi – 1
Balkan Seferi – 2
Balkan Seferi – 3

1020584-01 kopya.jpg
(Ağrı Dağı. İçinizi açsın ben anlatırken. Sabırla okursanız sevgili okurlar, İran’dan nasıl göründüğüne de tanık olabilirsiniz.)

Oh, muazzam uzun bir girizgahla geri döndüm. Lütfen beni, Tubakız çok uzun yazıyor, diyerek Alp’e şikayet etmeyin, üzülüyorum. O mesajların hepsini ben de görüyorum.
Alp’e de ne zaman İran’ı yazacaksın demeyin, bırakalım o teknik bilgi versin sıkıcı sıkıcı. Misal yakında İran’daki kamp yerlerimizi paylaşacak.
Ama lütfen bırakınız ben hikayelerimi anlatayım, lafı uzatayım. Bu da benim alamet-i farikam çünkü.
Beğenmeyen sevgili okur da çarpıya basıp çıksın, ne yapalım.

Hem de neden şikayet ediyorsunuz, manyak mısınız? Alp Mor benim velim mi?

1020626-01 kopya.jpg

Her neyse.
İnsanlar ikiye ayrılır:
Düşlerinde İran’a gidenler
İran’da hangi dil konuştunuz, Arapça biliyor musunuz ki diyenler
(İran’ın çok uluslu bir devlet olmasını geçtim, ülkenin tamamını Fars bile değil Arap sanmak…)

Bu ikinci grubun mensupları hayli fazla sevgili okurlar, aranızda onlardan varsa lütfen şimdi çarpıya basıp çıksın. Çünkü ben bu ‘Sürprizli İran Seferi’mi, düşlerinde Pers diyarlarını gören sevgili okurlara armağan ediyorum.

Ben de çok şükür ilk grubun mensubuyum ki bu benim ikinci İran seferim. Alpsiz seferlerime ne kadar sitemle bakardım, hatırlarsınız. ‘Birinci İran Seferi’m ne kadar turistik ise, sevgili yoldaşımla çıktığım bu sefer de o kadar gerçekti.
Azerbaycan’dan, Kürdistan’a, Huzistan’dan Fars eline, Horasan’a karış karış ettik gizemli memleketi.
Alp, ‘Balkan Seferi’mizde Sırbistan’a girdi diye onu hain ilan eden bir takipçisi vardı ya hani, onun bir benzerleri de İran’ın Kürdistan bölgesinden fotoğraf paylaştık diye türedi. Sövüp sayıp gittiler.
Cennet vatanımız manyak dolu, ne güzel.
1020480-01 kopya.jpg
(Manyak dolu cennet vatanımzın güzellikle dolu manzaraları.
İran’dan hemen önce Ani’de kamp yaptık, sonra İshak Paşa’ya uzaktan baktık. Alın siz de bakın.)
1020580-02 kopya.jpg

Hepsinden ama hepsinden bahsedeceğim. Kaç gün kaç gece sürdüğünü dahi hatırlamadığım bu seferden yadımda kalanları, bizi evlendirmeye çalışan sevgili host’larımızı, ‘goy galsıncılar’ı, dünya tatlısı gişe görevlilerini, ve su niyetine tükettiğimiz; litresine bir TL saydığımız galon galon benzini… Ha bi de olmazsa olmazdı elbet; Alp’in mefatını. Bu kez ağzı mağzı köpürdü. Ben aha bu kez kesin gidiyor dediğim anda da Türkmen bir aile imdadımıza yetişip bizi iyi etti.

Ben İran’a ilk gittiğimde tadı damağımda kalarak dönmüştüm oradan. Çok sevdiğim yerlerden böyle buruk dönerdim hep. Bir de sevdiğim yerleri sonraya saklardım, ileride hayatımın aşkıyla geleyim diye. Böyle de salak romantikliklerim vardı işte.
Alp’le de yollarımız kesiştiğinden beri ona İran’ı güzeller dururum. Çünkü selam verdiğin seni evine alıyor orada, yedirip içirip yatırıyor. Buyur diyor, yıkanmak istersen diyip banyosunu açıyor. Temiz yatak yapıyor. Her şeyi adını bile unutup mışıl mışıl uyuyorsun.
İşte böyle bir dünyaya yeniden adım atılmaz da ne yapılır.

1020783-01.jpg
Tam olarak böyle bir dünya. Hemen hemen her ailenin bir çadırı var, temiz havayı gören sokağa çıkıyor. Hava kararırken de toplanıp dönüyor.

“Bir Misafirliğe Gitsem”

Bizim de İran’a girer girmez ilk durağımız Maku adında şirin bir yer oldu. Hem karanlıkta devam etmek istemedik çünkü trafik korkunç, yayalar kaygısız, sürücüler ölümden bihaber. Hem de yorgunduk geceyi bir parkta geçirelim istedik. Maku da bizim için geceyi geçirdiğimiz sıradan bir yer olarak kalacaktı, ta ki Zeynel Abi ve ailesini tanıyana dek… Seferin seyrini değiştiren bu güzel insanlara karşı hâlâ mahcubumdur.
İzah edeyim hemen.
Alp’i birçok konuda uzun uzun tembihlemiştim. Birincisi müzeler konusundaydı. Çünkü ben gittiğim sene müzeler İranlılara bin Tümen, haricilere ise on bin Tümen’di. Verir miyim lan ben? İranlı numarası yapıyordum, ya da ‘host’larımı öncü salıp, bileti onlara aldırtıyordum. Alp’e de sık sık harici olduğunu çaktırmamasını salık veriyordum.
Çaktırmamak şöyle dursun, üzerimizde motosiklet ekipmanlarıyla her şeyi ele veriyorduk. Çünkü İran’da motosiklete kaskla binen insan sayısı beş. Evet 5. Her neyse müzelerden başka türlü yırttık, sevgili yoldaşımın tatlı dili sağ olsun; onu bilahare anlatırım.
Bir diğer mevzu ise “biz şimdi neyiz” idi. Alp’i tembihledim gelmeden önce, sorarlarsa namzetiz de geç. Namzet nişanlı demek bu arada. Çünkü hem bizi evinde ağırlayan aileler, hem polisler hem de selam verip borçlu çıktığımız hemen herkes soruyordu bize bunu.
-Siz er arvat mısınız?
-Bu senin hanımın mı? (Ayy, Allah mı söyletti memur bey, gelin ağzınızı öpeyim.)

P1020799 kopya.jpg

Namzetiz demek kâfiydi. Daha muhafazakarına denk gelirsen de evliyiz de geç dedim.
Namzetiz dediğin zaman hoşlarına gidiyor bi, neden bilmiyorum. Çünkü öbür türlüsü yadırganacak bir durum. Valla hiç mecalim yok yadırganmaya.

Alp ise daha ilk günden gaza gelip İran’ın en seküler, en çağdaş, en liberal adamına evli olduğumuz yalanını söyledi.
Söyledi ama bilin bakalım, bu müthiş yalanı kim sürdürmek zorunda kaldı? Çünkü Alp toplamda on dördü geçmeyen kelime dağarcığı ile değil yalanına sadık kalmak, pot üstüne pot kırıyordu.

Biz geceyi parkta geçirmiş tam toplanmaya hazırlanırken Zeynel Abi çıkageldi. Demin de bahsettim bir yabancının sizi sokakta görüp de eve alması çok olağan bir şey. Ben ilk gittiğimde bir adama bir müzenin ne tarafta olduğunu sormuştum Tebriz’de, adam beni hem önce müzeye; hem de müzede fotoğrafını görüp aa ne güzel bir yermiş diyip iç geçirdiğim, sonrasında sık sık İran’ın Kapadokya’sı diye anacağım Kendovan’a götürmüştü, sonra da yedirip içirip uğurlamıştı.
Böyle bir yer. İnsanlar birbirinden korkmuyorlar orada.
Ama nezaketen davet edenler de var elbet. Sanırım adet edinmişler, garip gurebayı davet etmeyi. Ama bence misafir ağırlamak herkesin harcı değil. İran seferimiz boyunca istisnasız herkes, gel konağım ol dedi. Ama hiçbiri Zeynel Abi gibi yavuz değildi.
İran’a giderseniz sevgili okurlar; bir insanın sizi nezaketen mi yoksa yürekten mi davet ettiğini tek bir anahtar kelimeyle çözebilirsiniz: BANYO!

20170330_105252-01.jpg
(Burası da Zeynel Abi’nin bizi bulduğu yer. Hemen hemen bütün parklarda böyle yerler var.)

Aman Tanrım, yoksa ben de hayat kolaylaştıran ipuçları veren bir seyahat blogger’ı mı oluyorum!
Ama bu bilgi gerçekten önemli ve kendi imkanlarınızla bok ulaşırdınız bu bilgiye. Alp de ulaşamadı mesela buna. Bu tamamen benim taşralı olmamla ve gözlem gücümle alakalı. Bir misafirliğe gittiğinizde, ev sahibi size çay kahve ikram ediyorsa sizin çayınızı içip bir an önce def olmanızı diliyordur. Yemek ikram ediyorsa, kısa vadede ağırlayıp yine çekip gitmenizi yürekten diliyordur ama, sıcak su var geç bir banyo yap diyorsa Allaaaah! Siz artık o evin demirbaşısınızdır sevgili okurlar, lütfen​ postu serin ve asla gitmeyin oradan.
Böyle diye diye Golestan’da bir evde beş gün mü ne kaldık biz de.
Her neyse bu “banyo” ipucunu asla unutmayın. Yav yoksa ben de bilirim aman İran’a gitmeden önce örtünün, yanınızda nakit para taşıyın demeyi.

(Epey uzattım gene, çarpıya basıp çıkmayanlar  için enfes bir Ağrı Dağı manzarası daha geliyor. Maku’dan görünümü bu. Yoksa dağın önünde salınan şu dilber de Tubakız mı? Beyaz baş örtüsüyle de “#whitewednesdays” akımını destekliyor belli ki, ayy yerim.)
P1020612 kopya.jpg

Zeynel Abi, sizi evimde ağırlamaktan şeref duyarım, iftihar duyarım, dedikçe biz hay Allah nasıl olur diye nezaketen geri püskürtüyorduk. Sonra baktım, hamam var yıkanırsınız diyor, ben coştum o zaman. Siz düşünün bana haber edin dedi. Alp’i saldım hemen Zeynel Abi’ye, ben çadırı toplarken. Git dedim daveti kabul et. Zeynel Abi de soruvermiş o esnada, karın mı demiş. Alp de heyecandan evet diyivermiş. Alp saf mı salak mı bilmiyorum ama yalan konusunda pek başarılı değil. Ama ben öyle miyim, of iki ayağım üzerinde kırk yalan atarım ruhunuz duymaz.
İşte Alp’in bu yalanının yükünü sırtlamak da bendenize düşmüştü.
Misal yemekteyiz ya, ah diyorum anacığım da salatayı böyle yapardı. Alp de diyor ki: AA SAHİ Mİ.
He gerizekalı he, sahi.
Ben tabii müthiş bir manevrayla toparlıyorum; ihihihi unuttun mu hayatım hep yiyoruz ya.
Sonra nasıl tanıştık diye soruyorlar; Qute yolculuğu ile Alp’in gazi şehrimizden geçtiğini anlatıyorum masalsı bir edayla.
Alp de diyor ki ah bi daha da gelmek kısmet olmadı Antep’e.
Yav o zaman nasıl evlendik biz!
Sürekli pot üstüne pot kırıyor, ben yerin dibine geçerek toparlıyorum.
Bir de o kadar güzel bi aile ki, yani bu yalanı söylemeye gerek yokmuş. Ama battık bir kere. İşin kötüsü işin gerçeğini itiraf edemedik hâlâ. Sosyal medyadan her yerden sık sık irtibattayız. Hele Zeynel Abi hiçbir paylaşımdan ‘like’ını eksik etmiyor, sıkı takipte sağ olsun. İleride sevgili yoldaşımla evlenirsem ya da ondan ayrılırsam diye ödüm kopuyor. Nasıl bakarım Zeynel Abi’nin yüzüne.
Bu yalan bizle sonsuza dek gidecek ve canım yoldaşımla sonsuza dek “bu şekilde” kalacağız.
Çünkü ben profesyonel bir yalancıyım. Yalancılık meziyetime halel gelmesin, aman.

P1020621 kopya.jpg

Zeynel Abi, Şerbet Abla, kızları Sayeh ve damat adayları Soheyl ile Maku’nun bazalt kayalıklarını, şirin dağlarını gezdik iki gün boyunca. Bir de biz gittiğimizde Nevruz’un sonlarına doğruydu.
İki günlük misafirliğimizin ardından plansız bir şekilde yola koyulduk. Soluğu önce Salmas’ta, Urmiye’de, ardından İran’ın Kapadokya’sı Kendovan’da aldık. Kendovan’a kadar geldikse de Tebriz’i pas geçtik, “çünkü şehir gezen bizden değildir.”
Bir de host bulamadık diye elbet.

1020639-01 kopya.jpg

Urmiye öncesi Salmas denen yerde geceledik. Az sonra da bahsedeceğim, İranlılar güvenliğimiz konusunda her daim pek endişeliler. Kendi bildiğimizi okumamızdansa parklarda onların kuruldukları yerlerde uyumamızı istiyorlar hep. Çoğunlukla kulak asmıyor, bazen de ısrarlara yenik düşüyoruz.
Salmas’ta bulduğumuz bu yer ise insandan, medeniyetten çok uzaktı şükür. “Şükür”, çünkü insanlı yerlerde bazı geceler havai fişek patlatıyorlar. Eğlencesine. Ha onu da yapamazlarsa arabadan müzik açıp halaya duruyorlar.
Sürekli bir aksiyon halindeler. Halk sadece bu parkçılık kampçılık olaylarıyla sosyalleşiyor çünkü.
Ha bir de gerçekten parklar çok gelişmiş, gerçekten belediyemiz çalışıyor.

1020716-01 kopya.jpg

Urmiye’ye de geleceğim.
Şah Rıza zamanında buranın adı Rızaiye imiş. Bakın bu bilgi Vikipedi’de yazmaz belki de. İnsan hep vatandaşla sohbet ede ede öğreniyor bunları. Devrim sonrası da her kent meydanının, her mühim yerin ismi İmam Humeyni olmuş zaten ama bu bilgi tanıdık gelebilir galiba.
(Biz Balkan dönüşü köprüden geçtiğimizde isminin değiştiğini görünce, içimiz cızlamıştı mesela. İran’da da iç cızırdatan bazı gerçekler var.)
Neyse, derine inme Tubakız. Lütfen bomboş konuşmaya devam et. İkinci kez ayak bastığın, Alp’e öve öve bitiremediğin Kendovan’dan bahset mesela.
İran’ın Kapadokyası, evet!
Ben buldum.

1020704-01 kopya.jpg

Kendovan’da manzaramız nasıl ama?
Akşam polis çadıra gelip orada kurulmamızdansa, aşağıya inip diğer çadırların yanında gecelememizi istedi. Kurulduğumuz yeri ıssız ve güvensiz buluyorlar, turistin başına bir şey gelmesinden çok korkuyorlar çünkü. Yav biz turist değil seferiyiz diyoruz ama, ikna olmuyorlar.
Epey cebelleştikten sonra polisi başımıza bir şey gelmeyeceğine, gelirlerse ivedilikle bıçağı takacağımıza ikna ettik. Çünkü polisin en büyük korkusu, biz çadırdayken, iki neferin meşrup içerek gelip bize eziyet etmesiydi. Hahaha. Yani alkol almış birilerinin gelip bizi rahatsız etmesi, taciz etmesi demek bu.
Canım İran’ım ne kadar güvenli bir yer.
Teşekkürler İran polisi. Size itimadım tam.

1020687-01 kopya.jpg

Gölün suyu çekilmiş, kalmamış neredeyse ama bu manzaraya ikinci kez bayılıyorum. Hele şu çoraklığın ortasında salınan, mavi boncuk Zamyad’a…

Zamyad’dan da bahsedeyim size. İran malı, köy mavisi canım Zamyad.
Tek dileğimiz cennet vatanımıza bir Zamyad’la dönüp, uğraşıp didinip onu tatlı bir karavana dönüştürmekti.
Bu da lafta kalan onca hayalimiz arasında yerini aldı. Bir gün gerçek olmasını ümit ederek yolumuzu Tikab’a, Taht-ı Süleyman’a çevirdik biz de.
Soğuktan tir tir titreyeceğimiz, bir benzinciye sığınacağımız günler yakındır. Ve müzelerle ilk imtihanımız…

1030130-01.jpg

Taht-ı Süleyman, görmek istediğimiz yerler arasındaydı. Hem de hâlâ plansız devam ettiğimizden savrula savrula gidiyorduk öylece. Fakat makul olan, havalar ısınmadan önce güneyi gezip, sonra yukarılara Erdebil’e kadar çıkmaktı. Taht-ı Süleyman’dan sonra rotayı rayına oturttuk biz de. Uydurmuyorsam burası da bir nevi Zerdüşt tapınağı olarak kullanılıyordu. Muazzam bir​ yer, bilin bakalım giriş kaç Tümen?
Hayat günden güne pahalanırken, İran da bundan nasibini almış. İki yıl önce ortalama 10 bin Tümen olan müze girişleri şimdi hariciler için yirmi bin olmuş.
Tek nefer yirmi bin, iki nefer kırk bin Tümen!

1030090-01 kopya.jpg

Yav zaten bizim günlük ortalama masrafımız yirmi bin Tümen ediyor. Hayatta veremeyiz, daha gidecek bir ton yer var.
Azerbaycan bölgesinde anlaşmak kolay, Farslarla da “pul nedarem” diyip anlaşmak kolay ama mesele anlaşmak değil, ikna etmek.
Velhasıl Taht-ı Süleyman para verip girdiğimiz iki yerden biri oldu, o da yarı parası. Sonrası için bir yol bulduk elbet.
Gişedeki abiden rica edip, hiç değilse ikimizi tek nefer saymasını rica ettik. Ben edemem tabii, Alp etti. Hemen her konuda vasıfsız olan sevgili yoldaşımın bu konuda bende asla olmayan bir yeteneği var, hayranım. Adamın ağzından girip burnundan çıktı, tek bilete ikna etti; sonunda kişi başı on bin Tümen’e bu dünya mirasını gezmiş olduk.
Yerin altından fokur fokur kaynayan suyu, kalenin ihtişamını seyre dalın siz de.

1020851-01 kopya.jpg

Çok büyük bir aptallık ederek, yol üstündeki zindanı kaçırdık ama, hava buz gibi soğuk olduğundan da geri dönemedik. Gidip görmek de güzel olurdu zindanı ama, göremeyince de hoş bir anı oldu işte.

Biz de merkeze dönüp benzin aldığımız yere sığındık. Soğuktan morarmış ellerimize, kızarmış burnumuza acıyan Mehdi Abi bize evini açtı bu kez.
Zeynel Abilerde evliyken, burada namzet rolünü üstlendik ama sanırım yanlış yaptık.
Mehdi Abi o gece boyunca dilersek bize geçici bir nikah kıyacağından söz etti. Az kalsın nezaketen evleniyorduk bu kez de. Biz zaten yola düşerek bir söz vermişiz Mehdi Bey, teferruata gerek yok.
Ha bir de İranlılara laf anlatmak zor. Israrlarına direnmek de zor.
Misal ben çaydan tiksinirim, günde en az dört bardak içiyordum her ikramda.
Mehdi Abi’nin evlilik ısrarlarına direnmek de zor oldu epey.
Sabaha Hodahafez’leşip oradan da ayrıldık. Kürdistan dağlarına varacağız şimdi de.
Demek Kürdistan ha?
Öldün, çık!

Fakat Kürdistan’a girmeden evvel size İranlıların; bilhassa Azerilerin bizi nasıl trollediğinden bahsedeyim:

1030040-01 kopya.jpg

Kim Ulan Bu ‘Go Galsın’cılar?

Şu eve misafir etme işi var ya hani; kimisi nezaketen davet ediyor, kimisi de kalpten gelerek. Aynı şeyi bir de her ne alırsak alalım, iş, parasını ödemeye geldiğinde yapıyorlardı: Go galsın.
Yani diyor ki; koy, kalsın.
Yani diyor ki; ödeme, bendensin.
Diyor ki işte, senin paran burada geçmez güzel kardeşim.
Hahaha, İran süper memleket, gelsenize.
Ama işte öyle olmuyordu. Ben bu ‘trick’i bildiğimden hiçbir defa kanmıyordum ama Alp’in canını al parasını alma.
Birisi ona nezaketen diyiverince koy kalsın diye, hemmen parayı geri çekmeye yelteniyor, esnaf da usta bir manevrayla kapıyordu parayı geri. Her seferinde aynı sahneyi yaşıyorduk. Bir şey satın alıyor, parasını vermek istiyor, ‘koy kalsın’ı duyunca coşuyor; ustalıkla paranın elimizden kayıp gittiğini görünce de diyorduk hep; bir gün mutlaka…
Ağzından çıkan söze pişman olacaksın “go galsın”cı.
Bir gün mutlaka.

20170416_171425-01.jpg
(On bin Tümen ederindeki şu pilav altı kebabı öderken bile kanser ediyorlar. Ama sevgili yoldaşım bir gün “go galsın”cı bir benzinciye öyle bir ders verdi ki…
Belki ikinci bölümde anlatırım onu da.)

Azeriler go galsın diyor.
Horasan tarafındaki Türkmenler ‘gabil yok’ diyor. Farslar da ‘gabil nedarem’ gibi bir şey diyor. Bu ikisi de kabul yok, kabul etmiyorum manasında işte. Ama en komik ‘go galsın’ın tınısı. O her esnafın, o poker suratıyla her seferinde yılmadan bu sözü söylemesi de işte bence bir yolcuyu eve almak kadar âdet halini almış bir tutum. Bir geleneğe dönüşmüş belki de misafirden para istemiyor olmak.
Alp’in her seferinde şansını zorlamasının aksine, böyle bir trollenme durumunda nezakete nezaket ile cevap verip, hemen parayı usulca uzatalım lütfen. Zaten müzelere beleş girdik hep, bir de esnafı rızkından etmeyelim.
Kıssadan hisse: “Go galsın”cılara kanmayalım.
Ve yönümüzü İran’ın otuz bir eyaletinden biri olan Kürdistan eyaletine ve onun şehristanlarına çevirelim.

P1030229 kopya.jpg

Karşıki Dağlar Peşmerge Peşmerge

Şakam nasıl?
Berbat.
Siteyi ivedilikle terk ettiğinizi sezer gibiyim ama, İran’da bile çok fazla terör olayları oluyormuş ondan yaptım, naçizane.

İran’da bile demenin sebebi ise, İran benim şu kısa ömrümde görmüş olduğum en ama en güvenli ülke. Vallah billah.
Sanırsam yirmiye yakın memleket gördüm ki çoğu Frenk memleketleridir, İran’da hissettiğim​ güveni hissedemedim hiçbirinde.
Rejimin tek iyi yanı bu güvenlik meselesi diyeceğim ama, talihsiz olur sanki biraz.
Rejim nice hayatları mahvediyor çünkü.
Ama rejime rağmen başka bir şey var orada bilemiyorum, bu gittiğimde de çözemedim tam olarak nedir o. Belki üçüncüye beşinciye…
P1030190 kopya.jpg

Her neyse, İran’da en çok neyi sevdin Tubakız derseniz, size onca şey sıralarım, ama Kürdistan’ın dağları, köyleri, yolları, havası bu sıranın başlarında yer alır.
Ha bi de kostümler.
Sanki töre dizisi çekiyor gibi, kendi gibi, elli yıl önce giyindiği gibi giyiniyor köylerdeki herkes.
Kürt köylerinden geçerken zılgıt çalası geliyor insanın. Yani benim geldi sadece. Köylü bir birey olduğumdandır belki de.
Alp’e sordum misal, dedim senin de buralardan geçerken sineni yara yara zılgıt çalasın geliyor mu, diye.
Zılgıt nedir Tubakız, dedi.
Canım.

P1030212 kopya.jpg

Tikab’dan sonra Kürdistan bölgesine Marivan’dan geçerek vardık. Aynı Fagaraşan gibi burası. Artçıyken bile bu yoldan bu kadar keyif aldıysam, of orada sürmek nasıl bir histir acaba.
Sırf bu yollar hatrına belki bir gün acaba ben de öğrensem mi kullanmayı diyorum ama, sonra motor üstünde giderken en yakın şarampole yuvarlandığımı hayal edip üzülüp vazgeçiyorum.
Tatlı canımdan geçemiyorum.
Ama sevgili yoldaşıma güvenim tam. O bizi asla şarampole yuvarlamaz. Yuvarlarsa da canı sağ olsun. Yolda olmak gibisi yoksa yolda ölmek gibisi de yoktur belki.

1030187-01 kopya.jpg

Boyumuz kadar, karlanmış yollardan geçtik, hemen 5 km ötemiz Irak sınırı.
Kaçakçıların eşek sırtlarında, kendi sırtlarında mal getirdiklerine şahit olduk.
Bağdat’a, Kerbela’ya gitme niyetimiz çok vardı ama, can tatlı sevgili okurlar.
Kim ister kör kurşuna kurban gitmek?
Sınıra yakın yerlerde, soruştuk da şöyle bir, Irak hâlâ tehlikeli sayılıyor. Bir sonraki sefere sakladık biz de.

20170404_171219_Pano-01.jpg

Bu arada Kürdistan’da Pallingan denen köyü arıyoruz biz. Alp bir yerde fotoğrafını görmüş buranın, fotoğrafta da tam o üst üste damların önünde benim küçüklüğüme benzeyen bir kız poz vermiş.
Şimdi hem o fotoğrafı, hem de benim aynı yerde aynı pozu verdiğim bir fotoğrafı koymuş olsaydık buraya, nasıl ekmeğini yerdik değil mi sevgili okurlar?
Yok ama.
Çekmedik çünkü öyle bir şey.
Aklımıza gelmedi.
Ayak fotoğrafı da çekmemişiz çünkü artık, o kadar da neşeli çorap sipariş etmiştim AliExpress’ten. Şimdi yazının finaline koyacak fotoğraf yok.

Her neyse, bizim niyetimiz Pallingan’a varmaktı ama oraya varana dek aha şu köylerden geçtik biz de: Uraman ve Bolbar.

1030204-01-01 kopya.jpg

Bolbar bizim için çok mühim, çünkü ben cırcır olunca ansızın, bana tuvalet bulmak için sığındığımız köy orası. İran’da öyle her çukura, her kuytuya yapılmıyor maalesef sevgili okurlar.
Şeriat affetmez.
Sittin şallak yersiniz aman Allah korusun.
Kötü kebabı yiyip cırcır olmasaymışım, pas geçiyormuşuz güzelim köyü.
Geceyi burada geçirmedik ama maalesef, çünkü niyetimiz Pallingan’a varmak. Alp çok merak ediyor, benim içinse o tuvaleti bulduğumuz andan sonrasının hiçbir önemi yok.
Velhasıl, bir Alp Mor klasiği olarak yine gecenin köründe vardık geceleyeceğimiz yere. Uygun kamp yeri bulamayınca da, aha şu manzarayı gece boyu seyreyleyeceğimiz bir otel bahçesine kurulduk.
Otelin içinde kalırsan 60 bin Tümen mi ne. Bahçesi beleş ama. Çünkü toprak hepimizin.

1030207-01.jpg

Pallingan sonrası Kermanşah’a varırken, daha başka nerelerden geçtik bilemiyorum, sefer zaten hep parça parça aklımda. Yazarken de Alp’e soruyorum şurada ne olmuştu, burada ne yemiştik diye.
Gördüğünüz her rüyayı hatırlıyor musunuz?
Bende de seferler öyle oluyor işte.

1030261-01 kopya.jpg

Efsaneler Güzeldir: Ağrı vs. Bisütun

Efsanelere inanır mısınız sevgili okurlar? Ben biliyorsunuz ki akla dair olmayan her şeye ama her şeye inanıyorum. İnandığım, duyduğum, dinlediğim, bildiğim her şeyi de sevgili yoldaşımla paylaşmayı bir borç belliyorum.

Ağrı Dağı Efsanesi’nde, Gülbahar sevdiği Ahmet’i mahpusluktan kurtarmak için zindancı Memo’ya saçını mı gösteriyordu saçından bir tutam mı veriyordu hatırlamıyorum ama sanırım İran seferimizde Alp de biz ne zaman bir müzeye, bir ören yerine girecek olsak, gişe görevlilerine bazı güzellikler yapıyordu.
Bilmiyorum tam olarak ne, belki masum bir buse, belki bir adet motorumla.net stickerı, ne bileyim hayat kurtaran bir bilgi veriyordu ya da.
Her müzede, her tarihi yerde beni girişin az ötesinde bekletiyor, sonra ikimizi birden içeri sokuyordu. Bedavaya. Kırk bin Tümen yerine, sıfır bin Tümen!
Aklım bunu bir türlü almıyordu. İçeriye bedavaya girişimizin hâlâ gizemini korumasından mutluyum lakin, ne dedin adamlara dediğim vakit sevgili yoldaşımın yüzünde beliren ifadeyi unutamıyorum.
Ne demiş, ne vermiş olabilir?
-Bakın günlerdir yollardayız bu da bizim son paramız, lütfen bizi içeri alın.
-Karım hasta, bu dağı görmek onun son isteğiydi, ne olur içeri alın.
-Müzelerin bu denli pahalı olması saçma, bana harici demeyin, ben de sizdenim, hadi bizi içeri alın.

Ben var ya, ölürüm de birinden bir şey rica etmem ama Alp’in bu konularda tatlı bir pişkinliği var, seviyorum.

İran öncesi Doğubeyazıt’ta durmamız benim için dünyalara değerdi çünkü çok merak ediyordum Ağrı’yı yakından. Kimseler zirvesine varamamış da, nice koçyiğitler onun haşmetinden helak olmuş da…
Bisütun da benim için öyleydi. “Shirin” diye bir film izlemiştim yıllar yıllar evvel. Orada bir başka işleniyordu bu Ferhad ve Şirin mevzusu. Neymiş ne değilmiş derken, Bisütun’a da böyle böyle merak doldum işte.
Bir efsanenin kapılarını daha bedavaya aralıyor olmaktan pek mutluydum.
20170405_175654_Pano-01.jpg

Velhasıl, işte bu dağ o dağ; Ferhad’ın Mehmene Banu denen zillinin isteği üzerine delip de köye su getirdiği.
Ben böyle yerden fışkırırcasına oluşmuş dağın kayanın haşmetine bakıp coşuyorum ama Alp böyle serinkanlı adımlarla ilerliyor. Bir kere bile vay anasını demeden.
Alp gerçekten efsanelerden, mitlerden bihaberdir. Ancak motor parçaları söküp takabilir, tamir falan yapabilir o. Ben de onun bu eksikliğini görüp ona ruhu doyuracak bilgiler vermeye bayılırım. Anlattığım bu şeyleri de muhakkak sorarım birkaç gün sonra.

Her neyse, işte bu dağ Kermanşah eyaletine bağlı Bisütun’da. Kermanşah boylu boyunca güzel ama biz iki şehrini gezdik yalnız. İran çok büyük sevgili okurlar. Dünya küçük ama İran değil.

1030254-01 kopya.jpg

Bisutun öncesinde ise Tak-ı Bostan’daydık. Burası da Sasanilerden kalma. O duvardaki oyuklarda da Sasani krallarının taç giyme töreni resmedilmiş. Avrupalı turisterin de iranlıarın da gayet ilgisini çeken bir yer ama bizim çekmedi pek. Biz ancak sabaha görsel bir şölene uyanacağımız yerlere karşı çadır kurmanın peşindeyiz. Bİz eşekçesine, savrula savrula yol almanın peşindeyiz.

Bisütun’da kurulduğumuz şu yer nasıl ama? Sırtımızı dağa yaslaya yaslaya…
Sabah gelip koyunlar uyandırdı bizi gene. Alp tam bir miskin ayı gibi şehirde gündüz bire ikiye kadar uyur, ama koyunların çan sesini duydu mu hemen fırlar çadırdan, çünkü ekmeğinin peşinde. Like delisi, sosyal medya bağımlısı. ‘Like’landıkça dopamin salgılıyor.
Başa çıkılması zor bir durum. Çünkü ben sosyal medya denen bu bok çukurundan nefret ediyorum.

1030277(0)-01 kopya.jpg

Yine yardır yardır anlattığım bir seferimizin daha sonunu bağlamak üzereyim.
Başlıkta bir sürpriz lafı geçiyor, sürpriz bunun neresinde derseniz sevgili okurlar, bende. Sürpriz bendim.
Alp bu yolculuğa yalnız çıkacakken dühul olan ve rotayı İran’a çeviren bendim.
Tanıştığımız günden beri her sefere yırtık dondan fırlarcasına dühul olan bendim. Hıphızlı akıp giden, çok değişen hayatımı sevgili yoldaşımda sabitlemek istercesine her yola onunla düşen bendim.
Sanırsam artık -bir süreliğine- yalnız gitmek vakti.
‘Sürpriz’, bu hüzünlü finaldedir belki de.

Evine konuk olduğumuz couchsurfer’ları, Huzistan yollarını, sevgili yoldaşımın bu kez ciddi ciddi mefatını ve kim bilir daha neler neleri, yazının ikinci bölümünde anlatmak üzere şimdilik veda ediyorum.
Satırlarıma başladığım o hostelin damından değil ama.
Niyetim Güney Amerika semalarında süzülmekti demiştim. Dediklerimi nedense ivedilikle hayata geçirebiliyorum.

1040785-01.jpg

Canım yoldaşım, sevgili namzetim Alp’le çok az kare fotoğrafımız var. Bir selfie çubuğumuz yok diyedir belki.
Ama artık ayak fotoğraflarımız da azalıyor. Seferin son bölümünde ballandırarak anlatacağım Masuleh’den bir çift ayak görseliyle sizleri selamlıyorum sevgili okurlar.
Bence de artık buraya yanak yanağa selfieler koyma zamanımız geldi.
Geldi de, ben gidiyorum işte şimdi.
Çünkü yolda yaşam mümkün.

Yazıyı yayına koyduğumuzda kim bilir nerede olurum ama, şimdilik Amsterdam’dan Quito’ya gitmekte olan bir uçağın kıç kısmından sevgilerimle…

‘İran Seferi’nin yeni bölümlerinde görüşmek dileğiyle,

Tuba Pasaklıkök

 

7 cevap

  1. Ali Küver dedi ki:

    “Böyle bir yer. İnsanlar birbirinden korkmuyorlar orada.”
    “İran çok büyük sevgili okurlar. Dünya küçük ama İran değil.”

  2. TC Cemalettin Ayaz dedi ki:

    Almanyaya gelirsenizde hamam size amade

  3. Ekrem dedi ki:

    Yine çok keyifli bir yolculuk ve çok güzel bir anlatım, teşekkürler yolunuz açık olsun

  4. Joseph dedi ki:

    gabil nedarem…Türkmen ağzı…kabulü neydim gibi…kaleminiz akıcı…yazı hoş serüven ilginç…

  5. cengizselcuk00 dedi ki:

    Yüreğinize sağlık… hayran hayran seyrettik.

  6. musab dedi ki:

    Müthis… Alp beyi taktirle kıskanarak gıpta ederek takip ediyordum sessizce. Şimdi anladim her başarılı erkeğin arkasındaki itici gücün önemini… Zahmetinizi bizden esirgemediğiniz için teşekkürler…

  7. fatih gül dedi ki:

    mübarek olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Motosikletim ve çadırımla yedi yıldır yoldayım. Maceralarımı yakından takip etmek istersen: instagram.com/motorumlanet