Üçüncü Balkan Seferi

Created with Sketch.

Üçüncü Balkan Seferi

Üçüncü Balkan Seferi
Yahut Balkan Seferi’nin Son Seferi

“Kurtların inleri, uçan kuşların yuvaları vardır. Oysa insanoğlunun başını sokacak hiçbir yeri yoktur.”

1000 TL’lik Marmot çadırdan başka…
Ve Alp tam olarak o çadırın içine, tavanına, etrafına kustu sevgili okurlar ben eş zamanlı olarak ecel terleri dökerken.
Bana n’oluyordu da ecel terleri döküyordum acaba?
Alp’e kusması için tuttuğum poşetin altında minik delikler varmış da ondan.
O kustukça kucağıma ılık ılık bir şeyler doluyor, sonra çadırın 1000 TL’lik ederi geliyordu aklıma… Ben kendim bin TL etmezdim sevgili okurlar, nasıl ter dökmem!
Tüm ayrıntılarıyla her şeyi anlatacağım, yol yakınken çarpıya basıp çıkın n’olur, çünkü gerçekten ayrıntılara gireceğim. Kusmuk musmuk… Iyy…

Tabii öncelikle kaçıranlar ve yeniden izlemek isteyenler için:
Balkan Seferi Part-1
Balkan Seferi Part-2

Bilmiyorum fark ediliyor mu ama, yazarken inanılmaz mutlu oluyorum, sanki gözümü kapatıp yeniden düşüyorum o yollara.
Yani fotoğraf motoğraf hikaye sevgili okurlar, elde anıdan gayrı bir şey kalmıyor. Hal böyle olunca yazmak beni illaki mutlu ediyordur ama birkaçınızın, birçoğunuzun da yazıyı aynı ben gibi gülümseyerek okuduğunu duyunca ben bir coştum ki sormayın. Bir de Alp bahsetti biraz, bu sosyal medya denen bok çukurunda, yapılan yorumlara cevap vermek lazım gelirmiş. Öbür türlüsü kabalık, burnu büyüklük olurmuş. Ay valla sosyal medya raconu bana hiç sökmez ustacığım.
Ben biri bi’ şey yazınca tebessüm edip geçiyorum ancak, neye cevap vereyim…
Velhasıl, yazının devamı ne zaman gelecek diye soran bir beyefendi vardı buralarda, bir kişiyi bile meraklandırabilmiş isem, kendimi kutluyorum ve seferin bu son seferindeki her kelimeyi bunu merak edip dile getiren o beyefendiye armağan ediyorum. Belki armağan değil de ithaf falan etmek gerekirdi ama ben kimim ki ithaf edeyim, o laf biraz şey kaçar şimdi.

20160811_115606_Pano-01 kopya.jpg

The Dark Side of The Blogger -Yani Diyor ki; Bir İnternet Esnafının Karanlık Yüzü
‘Bloggerlık’; en amiyane tabirle internet esnaflığı sonuçta. Bu şakayı ilk Alp mi düşündü ben mi düşündüm hatırlamıyorum ama hoyratça kullanmakta da bir beis görmüyorum. Mürşidiniz Alp Mor’un en bilinmeyen yüzünden bahsedeyim biraz bu turda, hem ısınmış olurum.

Hayatımın en huzurlu günlerini seferlerimizde geçirdim, yalan yok. Mutluluk diyemeyeceğim buna, daha önce zilyon kere mutlu olmuşumdur çünkü. Zaten genelde de mutlu bir bireyimdir. Seferde tattığım şey ise huzurdu. Salt huzur. Ama öyle anlar vardı ki üç beş dakika içinde ömrümden bir beş yıl gidiyordu rahat. Çarpıntım tutuyor, zihnime türlü felaket senaryoları egemen oluyordu.
Allah Allah, nasıl anlar acaba o anlar…
Benim ellerim hafif titrektir sevgili okurlar bir de azıcık dikkatsizimdir. Aynı anda elimi ve gözümü koordine bir şekilde çalıştırma konusunda yeterli olduğumu da pek düşünmüyorum. Fakat bunlar her fanide olacak kusurlardır. Ve ben böyle marazlı ve her an bir felakete yol açacak bir kimse olduğumdan, Alp’in iki köfte dudağının arasından zaman zaman çıkan şu cümle benim elimi kolumu bağlıyordu:
“Bak şimdi telefonu sana vereceğim, sen de bana yolu tarif edeceksin.”
TELEFONU? BANA?
SEYİR HALİNDE BİR ARAÇ ÜZERİNDEYİZ VE BENDEN TELEFON TUTMAMI İSTİYOR.
BENDEN.
Alp bunu benden her istediğinde, ölüp ölüp diriliyordum varış noktasını bulana kadar. E şimdi, amma büyüttün Tubakız, hayır telefonu tutamam derdin, olur biterdi diyebilirsiniz ama nasıl hayır diyeydim yahu? Birlikte yola çıkmışız biz, nereye hayır?

20160811_193835_HDR-01 kopya.jpg
(Sizi sıkmamak adına araya şöyle alakasız manzaralar serpiştireceğim, bu Arnavutluk’tan mesela.)

Beylikdüzü’nde bir binanın 27. katında yoldaşlık sözü vermiştim ona, hayır dersem yarıda bırakmış olurdum. Görevime bu denli sadıktım ama, bir yandan da sakardım arkadaşlar, sakar! Dikkatsiz ya da.
Alp’in dönüp de telefonu elime her tutuşturuşunda beynimden vurulmuşa dönüyordum. Yarım saat boyunca telefonun elimde tutmam gereken zamanlar oluyordu. Yemin ederim terliyordum şıp şıp, öyle bir gerilmek. Lan bıraksana beni ben çantaya sırtımı verip semayı izleyeyim! Ama işi başıma düşürüyordu bir kere.
Cidden korkuyordum. Çünkü Alp, nasıl desem, böyle pimpirikli, bahçesindeki meyve ağaçlarından zırnık koklatmayan asker emeklisi huysuz emmiler vardır ya, aynı onlar gibi işte. Hatırlarsınız bir keresinde kaskı karıncalar bastı diye kırk gün kırk gece cık cıklamıştı bana.
Diline düşmeyeyim diye, telefonu düşürme ihtimalime karşın, her seferinde bir b planım vardı benim de. Telefon düşerse es kaza, ben de kendimi motordan atacaktım anında. Eh, ben ölmüş ya da sakatlanmış olacağımdan, Alp de telefonun düşüp bin parçaya bölünmesini dert etmeyecekti, bana yüzyıllarca söylenmeyecekti böylece. Sorun çözme ve kriz yönetimi becerime ben de hayranım sevgili okurlar, sağ olun.
Fakat ben böyle dedim diye sakın Alp’in maddiyatçı bir pislik olduğunu düşünmeyin, ben böyle bir imada bulunmuyorum asla. Eşyaya kıymet vermiyor tabii ki ama o eşya Alp’in ekmek kapısı bir nevi. Kazayla elimden kaçıp gidiverdiğini düşünsenize bir… Ben düşünemiyordum bile işte. Telefon düştüğü an ben de ipimi çekecektim kendimin.
Neyse, çok şükür bu b planını uygulamama hiçbir zaman gerek kalmadı. Telefon da ben de seferi hasarsız atlattık.

20160812_105451_HDR-01 kopya.jpg
(Bunlar ise Ohrid’in sakinleri. Az sonra oraya da varacağız, meraklanmayın. Alp gölün kıyısında telefonu elime tutuşturmuş bi de onu tek çekmemi istiyordu.)

Korktuğum bir diğer şey ise, çadıra bi şeyler dökmek, yanlışlıkla zarar vermekti. Bin TL’lik bir çadırdan bahsediyoruz sevgili okurlar. Benim Metro’dan alınma yazlıkçı çadırımdan değil, lütfen.
Yani aslında ben genel olarak hata yapmaktan, fire vermekten hoşlanmıyordum. Buna karşın sık sık da hata yapıyordum. Artık heyecandan mı panikten mi bilemem bir keresinde çadırın içinde kazayla domatesin üzerine oturmuştum mesela. Amma kızmıştım kendime, sonra bi üç dört saat falan kimseyle konuşmamıştım kendimi cezalandırmak için. Hahaha. Kimseyle. Yani Alp’le konuşmuyordum. Bu şekilde oturttuğum bir yaptırım sistemim var ve oturttuğum bu sisteme ben de hayranım sevgili okurlar. Ama Alp’in pek hoşuna gitmemiş bu, ben konuşmayınca sıkılıyor muymuş n’oluyormuş tam dinlemedim orasını.
Her neyse, ben böyle çadıra da gözüm gibi bakıp sakarlık konusunda asla ama asla açık vermemeye çalışırken, et kokulu, mısır tanecikli altın sarısı kusmuklar içinde yüzerken bulduk kendimizi bir sabah. Sakınan göze çöpü batırdım yani.
Poşeti tutup Alp’in kusuşunu izlerken bana attığı o bakışı ve “poşet mi delik Tubakız” diyişini hiç unutamam. Lan delik melik, kus işte battık artık bi kez, aha tam önümüzde masmavi Adriyatik…

20161019_113553_Pano-01 kopya.jpg

Adriyatik Kıyısında Mefat

Karadağ, hem dağıyla deniziyle aklımıza kazınan manzaraları, hem de para biriminin euro olması yüzünden belimizi bükmesi nedeniyle ve elbette ki bu mefat sahnesiyle unutamadığımız bir yer oldu. Planımız nazlı Kotor’u ve Budva’yı ziyaret etmekti. Malum sebeplerden ötürü, Kotor’da bir gece geçirip, Budva’ya da şöyle bir bakıp çıktık. Ama Alp kesin Budva’dan tonla fotoğraf paylaşıp orada yüzyıllarca kalmış izlenimi yaratmıştır. Çünkü tertemiz kalbi bir yana, kendisi hafif çakal bir kimsedir.

Bense, vakit kaybetmeden size o kara geceden bahsedeyim. Seferin en uzun gecesi, yazının da en uzun kısmı doğal olarak. Her şeyden bahsedeceğim, başımıza gelen bir dünya aksilikten, kaybolan sandaletimden…
Eşi kaybolduktan sonra öteki tekini atmadığım canım sandaletim.
Çantaya bağladığım, bir ağaç gibi tek ve hür salınan sandaletim.
O sandalet bizim için mühimdi çünkü, Tuna’nın serin suları Alp’in terliğinin tekini alıp götürmüştü bir sabah. Ayı mıyız biz de afedersiniz ayakkabılarla çimmeye girecektik? Biz de benim sandaletlerimi giyiyorduk mecburen. Sanırım seferin bu kısmında sihir var biraz, anlamadım orasını. Benim ayağım 36 numaraydı ve sandaletler bana tam geliyordu. Alp 43 numaraydı, ama sandaletler ne hikmetse ona da geliyordu. Biz buna tanık olup olup coşuyorduk.

İşte o sandalet!

Başlıksız-1.jpg

(Romanya’daki Decathlon’dan almıştık 40 liraya mı ne gelmişti. Hem de fukaranın dostu Quechua marka.)

Aksilikler hatırlarsanız, Hırvat sınırına giremememizle başlamıştı. Biz de moralimizi yüksek tutup Bosna’ya geri girip Karadağ’a sürme kararı almıştık, bunu da elbet hatırlarsınız, çünkü hiçbiriniz çarpıya basıp çıkmamıştınız. Hepiniz oradaydınız. Geçen zamana, giden benzine aldırmayıp gerisin geriye dönüşler… Belimizi büken trafik sigortası…
Sigortayı biz Bulgar sınırında yapmıştık ya, işte bu sigorta zımbırtısı sadece AB ülkelerini kapsıyordu güya ama Bosna ve Sırp sınırında yırtmıştık, polis pek incelememişti bile. Karadağ’da işler böyle olmadı ama. Sınıra bir vardık, polis kağıdı inceleyip bu sigorta burada geçerli değil dedi. Biz de tabii hemen ihanete uğramış insan edasıyla: NASIL OLUR MEMUR BEY, HER ÜLKEDE GEÇER DEMİŞLERDİ BİZE, KANDIRILDIK!
Bu uzun zamandır çalıştığımız bir replikti, herhangi bir yerde polis soracak olursa hemen yapıştıracaktık. Bosna ve Sırp sınırında kullanmak nasip olmamıştı ama şimdi oyunculuğumu konuşturmanın tam sırasıydı. Bu arada benim sahnem de epey iyidir sevgili okurlar, inanmazsanız Alp’e sorabilirsiniz. Hatta bu gezip görüp akabinde yazıp çizme işinin görüntülüsünü, seslisini yapsak keşke. Evet radyonun resimlisi gibi aynı. Neyse, adamları bir türlü ikna edemedik sigorta mevzusunda. Ama işin kolayı vardı, hemen oracıkta, Karadağ sınırında da pek âlâ bu trafik sigortasını yaptırabilirdik. Yaptırabilirmişiz yani. Polisler bize bu öneriyi sundu, hay hay diyip kabul ettik. Yeter artık çünkü, bir an önce varalım şu nazlı Kotor’a. Hava akşamı bulmak üzere bu arada. Biz Hırvat sınırından geri çevrildiğimizde güneşin tepede olduğu bir vakitti.
Biliyorum, sonunu ezbere bilir bir film izler gibi oldunuz ama, üzerimizde bu sigorta işini halletmek için gereken ne yok bilin bakalım. Evet sevgili okurlar, yine yeniden nakit yok. Yok. Nakit tınne. Hiç yok. Pasaport polisine kart geçiyor mu diye sormak çok saçma bir şeydi ama sormuş bulunduk bir kere. Only cash diyorlar başka da bir şey demiyorlar.
Polis abilere her ne kadar ben de Alp de yalvardıksa da kabul etmediler ve bu kabul etmeyişin karşılığında bize ne önerdiler biliyor musunuz, Bosna’ya geri dönmeyi ve sınıra yakın bir yerden ATM bulup para çekmeyi.
Hahahaha.
Başta gerçekten komik gelmişti. Söve saya geri dönerken Bosna’ya, işin ciddiyetini fark etmiştik. Alnımızda led ışıklarla koca koca ENAYİ yazısı belirmiştir artık bi’ zahmet.

20160811_113930_Pano-01 kopya.jpg
(Lafı çok uzatıyorum, siz bu esnada içinizi ferahlatadurun.)

Yazarken bile, düşündükçe bile yoruluyorum. Herhalde, müzeden, gişeden, tekkeden şuradan buradan parasız geçmek için yaptığımız hinlikler ve saflıklar burnumuzdan fitil fitil geliyordu. Giden zamanımız, benzinimiz bir yana, Bosna sınırından da bir gün içerisinde kaç kez girilip çıkılamazsa o kadar girip çıkmıştık. Bir de her geçişte polise mevzuyu sıfırdan anlatmak falan… En baştan, taa Hırvat muhabbetinden. En baştan anlatıyoruz çünkü biz girip çıkana kadar bunlar vardiya mı değişiyor n’apıyorlarsa ortada tanıdık sima yok. Büyük bir oyunun içindeydik ya da. Garip bir şekilde de mutluyduk.
Bosna’ya geri döndük, para çektik. Gözün kör olsun para diye senin, başımıza hep senden geliyor işler.
Hava zaten kararmaya kararmış, artık ne olacaksa olsun diyip telaşı da bir kenara koyduk. Sabahın ilk ışıklarından bu yana başa gelen tüm aksilikleri birer muz yiyerek kutladık. Parayı da hallettiğimize göre o sigortayı yaptırıp nazlı Kotor’a gidecektik sonunda. İşler sanki yeni yeni yoluna girmeye başlamışken canım sandaletimin bir tekinin düşmüş olduğunu o anda fark ettik. Al sana gitti mi bir de 40 TL… Yol boyu aradık, içimiz cız etti. Artık tek bir terlik tekimiz ve tek bir sandalet tekimiz vardı. Olsundu, buna da şükürdü.
Karadağ sınırına geri döndük, sigortayı yaptırdık. Sigortacı beyefendi de gelmiş diyor ki, motor karınıza mı ait. Biz bu dünyada karı koca sanılacak son insanız, daha çok emmioğlu gibi duruyoruz ama sen öyle görmüşsen öyle olsun sigortacı beyefendi. Tabii ki motor benim, benim üzerime yaptık. Nasipse bu gece mefat ederse de tamamen bana kalacak. Hadi ne olur sal bizi.

20161019_145719_HDR-01 kopya.jpg

(Bakın bunlar da ömrümde görmediğim Karadağ manzaraları. Alp bu seferden sonra yeniden yola düşmüştü, Durmitor’u çok sevmiş, lütfen buyrun siz de ben de nasiplenenelim bu güzellikten sevgili okurlar.)

20161019_162446_HDR-01 kopya.jpg

Nereye sürdüğümüzü bilmeden ama bir aksiliği tamamen atlatmış olmanın rahatlığıyla karanlıkta yardır yardır gidiyoruz. Bir yandan kafada hep aynı soru, yav her şey kopkolay giderken neden bunlar başa geldi diye. Çok değil bir gece önce ne rahattık çünkü; tekkeyi gezmişiz, gündüz küfteye doymuşuz, akşam çalıntı mısırları közlemişiz, yıkanmışız, ilk kez erken uyumuşuz…

Ama gece uzun daha ve başımıza geleceklerden habersiziz. Artık uykusuzluktan mı yorgunluktan mı bilinmez, Alp’te o gece bir tuhaflık vardı. Sık sık sendeliyor, durmak ihtiyacı hissediyordu. Ben sefer boyunca ilk kez o gece korktum. Çünkü Alp’in sendelediği yolların bir yanı dağ, öbür tarafı karanlık sulara doğru dipsiz uçurum. Ölmek için daha muazzam bir gece olamaz, teşekkürler Allah! Zaten ben hep vakti gelince seferde ölmek isterim. İsterim ama daha değil yav, daha dünyanın sadece yüzde 3.6’sını görmüşüm, bu gece olmasın lütfen. Ama Alp hiç iyi değil. Şu size bahsettiğim telefonu elime tutuşturup beni navigatör olarak atadığı anlar vardı ya, evet zigzaglı bir yolda yine bu ulvi görevle beni baş başa bıraktı. Yemin ederim abartmıyorum, yol aynen şu şekilde:

Başlıksız-a1.jpg

Korkum bana yetmez gibi bir de telefon elimde. Saati kaç ettik ve kaç saattir motorun üzerindeyiz hatırlamıyorum ama artık bir kamping olur, top sahası olur, terk edilmiş bi arazi olur, hatta hostel bile olur ne bulursak konaklamaya razıyız. Ama dağları aşıp düze inemiyoruz ki bir türlü.
Geceyi üç ettiğimizde Kotor’a 10 km uzaklıkta bir sahilde bulduk kendimizi. Kriz anlarında bile harika kamp yerleri bulan ustama saygım bir kat daha artmıştı bu vesileyle. İpeksi kumlar ve denizin sesi… Kimsecikler yok. Of, sabah buradan kim bilir ne güzel fotoğraflar çekecekti.
O gece ay ışığında çabucak kurulduk. Ben tabii turp gibi olduğumdan Alp’in de bir şeyi yok sanıyorum, o sendelemeleri falan da yorgunluğa veriyorum.


Sandaletime ah vah ede ede, kafamı yastığa koyar koymaz derin ama kısa bir uykuya daldım. Sabah altı gibi, hortumdan fışkıran tazyikli su sesine benzer bir sesle uyandım. Gözümü açtığımda sevgili yoldaşım tavana doğru kusuyor, bir yandan fermuarı açmaya çalışıyordu. Durun durun, bu daha çadırı mahvettiğim kusmuk seansı değil. O plaj dolup taşmaya başladıktan sonra gelecek.
Meğer gece boyu karnı sancılanmış, benim de hiç haberim olmamış.
Bu hayatta en çok neyi sevmezsiniz sevgili okurlar? Ben kusmuk sevmem. Ama kendimi avuçlarımla Alp’in kusmuğuna siper olurken bulmuştum. Bir anda canı çekilmişçesine, kuş gibi kalmıştı öyle. Biliyorum zaten öyle aman aman dağ gibi bir adam değildi ama, kusup hastalanıp kuş gibi kalması çok ağırıma gitti o an. Dedim nasıl iyi ederim acaba. Kim bilir kaç katlı bir binanın 27. katında verdiğim o yoldaşlık sözünü anımsadım zamansızca; yola çıkıyorduk ve her şeyi bölüşecektik. Her şeyi. Sefer boyu, yorgunluğu, mutluluğu, açlığı, ekmeği, muzu bölüşmüştük. Şimdi de hastalığı bölüşmemiz gerekiyordu ama ben avuçlarımı siper etmekten başka bir boka yaramıyordum.

20160810_175145_HDR-01 kopya.jpg

Alp, kusmanın yorgunluğuyla kısa bir uykudayken ben de en yakın benzinliğe koştum, hem bir sürü su hem de tuzlu şeyler almak için. Lütfen gönlünüzü ferah tutun sevgili okurlar, yanımda avuç avuç nakit para var bu kez, Euro var, çil çil sentler var cebimde. Para bok adeta sevgili okurlar, döke saça gidiyorum.
Döndüğümde Alp’i sağ bulurum umarım, benzinlikle sahil arası kendime sık sık bu şakayı yaptım; mefat ederse motor bana kalacak, mefat ederse motor bana kalacak…

Alp’e galon galon su içirdim bir iki saat içinde. Bi de papağan yemini andıran çitlenmiş çekirdekle doldurdum ağzını. Muz da yedirdim midesini bastırsın diye. Çadırın hemen arkasında da mini bi çukur açtım kendisi için, ola ki kusar diye. Çünkü kusacak gibi bakıyor. Bu arada Alp üstünü başını kusmuğa buladığı için de içlikleriyle duruyor öyle. İÇLİK EVET.
Ben az evvel eksik söyledim, bu dünyada en çok ne sevmezsiniz derken. Ben içlik sevmem sevgili okurlar, yemin ederim sevmem. Ölümüne sevmem. Kendimde de sevmem. Yetişkin bir erkeği içlikle görmek kadar pek az şey beni üzer bu hayatta. Sevip saydığım, birlikte yola düştüğüm ustacığım Alp Mor, kuş kadar kalmış bedeninde vücut hatlarını sımsıkı saran bir içlikle uzanıyordu yanımda. Bir sıkımlık canı kalmış gibiydi. İçlik yahu içlik…
Plajı hayat dolu pırıl pırıl turistler doldurmaya başlarken, elli derece çadırın içinde içlikle duran ve her an suratıma suratıma kusma ihtimali olan yoldaşıma refakat ediyordum. Tuhaf bir şekilde seferin o anında bile mutluydum. Alp mefat ederse motor bana kalacaktı çünkü. Ha ha ha, bu ne iğrenç bir şaka halini alıyordu artık böyle…

20160811_092110_Pano-01 kopya.jpg
(Burası da mefat sonrası geceyi geçirdiğimiz yerdi, sabah dalış yapan bir balık adamın sesine uyanmıştık iyileşme sonrası, Alp’in daracık içliği de ona balık adam havası katıyordu.)

Kusuyorum, poşet, dedi. Elime ilk geçen poşeti ağzına dayayıp bekledim ben de. O kustukça poşet nedense ağırlaşmıyor, kucağıma bir sıcaklık doluyordu. Alp ise yarınlar yokmuşçasına öğürüyordu suratıma suratıma. Gözleri kanlanana kadar kustu kustu, sımsıcak sarı bir su dolmuştu tombiş bacaklarımın boğumları arasına. Her şeyden habersiz, yoldaşımın kustukça rahatlayışını seyrediyordum. Belli ki iyi oluyordu. Alp beni beynimden vuracak o soruyu sordu neden sonra ve o sıcaklık, rehavet, her şey bir anda bozuldu…
-Poşet mi delik Tubakız?
Alp’in gözünden sakındığı 1000 TL’lik çadırını, el birliğiyle ama en çok da benim desteğimle mahvetmiştik. İşin tuhafı, Alp poşet delik mi sorusuna aldığı galiba yanıtından sonra da kusmaya devam etmişti. Huşu içinde işini tamamladıktan sonra kucağımdaki poşeti tulumu ne varsa çadırın arka kapısından dışarı attım. Arka kapıdan attım çünkü ön kapıda hayat devam ediyor, dünya güzeli abiler ablalar kendilerini serin sulara bırakıyordu. İçeride ne döndüğü hakkında en ufak fikirleri yoktu, biz de çaktırmadık. Alp elli derecede içlikle uzanadursun, ben, tulum, bere, matlar, şort, tişört, Alp’in kustuğu ne varsa dışarı çıkardım. Yav insan çantaya bile kusar mı? Bir kuple ona da kusmuş.
Çadırın altlığı var bi tane, onu dışarı çıkarıp önce matları, sonra tulumu üstüne serip pet şişelerle Adriyatik’ten su taşıyarak köpürte köpürte her şeyi tek tek tek yıkadım. Kendimi cepheye mermi taşıyan kahraman Türk kadını gibi hissediyordum su taşırken, o kadar canhıraş ve ustalıkla yapıyordum ki bir Allah’ın kulu da bacım yardıma ihtiyacın var mı demiyordu. Yıkadıklarımı da motora seriyordum. Ayağıma batan taşları umursuyor muyum dersiniz? Ya kusura bakmayın ama kesif kusmuk kokusu sarmış dört yanımı, taş batsa kaç yazar. Alp tabii bu esnada çadırın içinde erim erim eriyordu, arada bir yokluyorum hasta ex oldu mu diye ama hâlâ reaksiyon veriyordu. Aman versin reaksiyon falan, çünkü az sonra kendisini çadırdan çıkarıp dulda bir yere oturtacağım, çadırın içini de silmek gerek çünkü.

20160811_102700_Pano-01 kopya.jpg
(Ha gayret sevgili okurlar, iyileşip şöyle güzel taş sokaklar göreceğiz az sonra, lütfen çarpıya basmayın.)

Madem durumu o kadar kötüydü doktora niye gitmediniz diye soracaksınızdır ama, manyak mısınız sevgili okurlar, doktor milletine güven mi olur? Hastalanınca son çare hastaneye gitmek olmalı bence. Ben de bu hastane denen para tuzağı yerine, Alp’i azıcık kendine getirdikten sonra en yakın hostele götürmeyi ve orada bir tas ÇORBA KAYNATIP iyi etmeyi düşündüm. Alp kendine gelebilirse tabii… Gelemiyordu ama.
Ben eşyaları yıkayıp kurutup, çadırı toplayıp çantaları motora yükleyip bağlayana dek, Alp hareketsiz bir şekilde oturmaya devam etti. Güç barı kırmızı renkte şu an, mefat gerçekleşmek üzere.
Hastaneye gitmek gerekirken hostelde kalmayı düşünüp bir anda bundan da vazgeçip girdiğimiz ilk benzinlikte birer nane limon içerek, akabinde de Kotor’a varıp limana bakan bir parkta birkaç saat uzanarak Alp’i hayata döndürdük. Hahaha, yav ne kadar ani oldu böyle Tubakız?
Vallah nasıl oldu ben de bilmiyorum. Adım atacak dermanı yoktu, hem başı dönüyor hem kusuyordu, defalarca ‘gebe misin acaba’ şakasına maruz kalmıştı ama şu an senden benden sağlamdı sevgili okurlar. Bu arada, plajdan benzinliğe dek 7-8 km’lik bir mesafe vardı, varana dek yol üzerinde tam üç kez mola vermiştik, cidden fenaydı. Hani ben sakar ve dikkatsiz ve titrektim ya sevgili okurlar, işte bu yüzden dümene ben geçemiyordum. Çünkü hayatımda kısa mesafe bisiklet sürüşleri hariç hiç araç kullanmamıştım. İlk kez kendimi bu kadar yetersiz hissediyordum.
Bu bana bir ders olmadı ve döner dönmez ehliyete yazılmadım. Asla ama asla araç kullanmayacağım, sürücü olarak trafiğe çıkmayacağım çünkü. Alp de bir daha mefat etmez inşallah, ne diyelim.
Kefeni yırttı, kamp için güzel bir yer bulduk haritamızda işaretledik. Haşlanmış patates ve sebze çorbasına bir servet ödeyerek şehri gezmeye koyulduk. Etrafımızı saran taş duvarlar ne görkemliydi öyle ve artık Alp’in gözünün feri yerine geliyordu. Patates ve bol sıvı ile yoldaşımın hayata dönüşüne katkıda bulunduğum için mutluydum.

20160810_181938_HDR-01 kopya.jpg

Yoldaşım tam anlamıyla hayata döndüğüne göre, Kotor’dan bahsedeyim azıcık. O zigzaglı dağ yollarını aşarak varılan şehre (aslında old town diye tabir edilen bölümüne) aha şöyle devasa bir kapıdan giriyorsun diye söze başlayacaktım ama benim ‘aha şöyle’mi tamamlayacak o kapının fotoğrafını çekmemiş Alp, sağ olsun. Neden dedim, çok insan vardı çekmedim dedi. Yav silerdin fotoşokla, eline mi yapışacak? Çekmemiş kapıyı, müthiş bir girizgah yapacaktım yoksa. Burası şirin mi şirin bir sahil kasabası. Vallahi, eşinizle bir kaçamak mı yapmak istersiniz, sevgilinizle bir değişiklik mi olsun istersiniz ya da ne bileyim kendinizi hediyelendirmek mi istersiniz ne düşünürseniz düşünün Kotor bunun ilk adresi. Döndükten sonra sık sık burası için ucuz bilet var mı diye kolladım ama denk getiremedim. THY’nin direkt uçuşları var. Miktarda anlaşırsak (alt tarafı iki tane gidiş dönüş bileti) burada THY virali de yapmak isterim ama şu an öyle bir durum yok. Alp tam iyileşmiş gibiyken gezindik burayı, sağlıklıyken eminim daha tatlı gelirdi.

20160811_103708_Pano-01 kopya.jpg

Devasa bir de limanı var, zaten tarih boyunca sürekli el değiştirmiş çok eski bir liman kenti olarak geçiyor, şimdinin de kalabalık nispeten ucuz bulunan turistik bir kenti. Limana bakan parkta Alp’in nekahet dönemini geçirdik. Yüzüne iki damla daha su gelince de hoop attık kendimizi o kapıdan içeri ve taş duvarların arasında keşfe koyulduk.
Aklıma daha da bir şey gelemiyor sevgili okurlar, Alp ikinci kez gittiğinde daha uzun ve kaliteli bir zaman geçirmişti bu ülkede ve bu kente, dinlemek isterseniz ona da sorabilirsiniz ama Alp’in hikaye etme yeteneği SIFIR (0). Hahaha. Bir insan her bakımdan mükemmel olacak diye bir şey yok. Eksiklerinle çok daha güzelsin ustacığım, öpüyorum çok.

20160811_102848_HDR-01 kopya.jpg 20160811_103237_HDR-01 kopya.jpg

Hızlandırılmış Arnavutluk, Makedonya – Sınıra Çok Az Kala

Yardır yardır Arnavutluk’a geçtik buradan sonra. Ayy Kotor’da geceyi geçirdiğimiz yer elbette şahaneydi, ayak sallandırdık orada da, veda busesi sahnesinde görebilirsiniz finalde.
Alp’e gene ufkunu katbekat genişletecek ilkokul dört düzeyinde yeni bilgiler verdim burada da. Hatırladığınız üzere o sadece üçüncü sınıfa kadar okuduğundan, o düzeyi aşacak ne anlatsam ne söylesem gözleri parlayarak beni dinliyordu. Ah, sevgili okurlar, öğrenmeye aç bir insanı görmek kadar pek az şey beni mutlandırır şu dünyada. Yoldaşımın zaten keskin olan bakışları, bu öğrenme aşkıyla daha bir parlıyordu, onun yüzünü, gözlerini o şekilde saatlerce izleyebilirdim.

20160811_172202_HDR-01 kopya.jpg
(Fotoşok harikası bombok bir kent görseli)

Seferin bundan sonraki kısımlarını hep yardır yardır geçeceğim, çünkü sinsilik edip Romanya vizesi alan Alp Mor sayesinde yakın zamanda Bulgaristan’a varıp sınırdan cennet vatanımıza geçmek zorundayız. Gördüğümüz birkaç yerde gecelemeden yola devam ettiğimiz falan oldu. Mesela Arnavutluk’u teğet geçip Makedonya’ya, Ohrid’de bir, Üsküp’te hiç gece geçirip Bulgaristan’a geçmek gibi…
Bu arada her başkent gibi Tiran da leş bir keşmekeşten başka bir şey değil, ama Arnavutluk’u terk ederken kıpkırmızı toprakları seyrederek sınırdan geçtik. Alp o humusa doymuş kırmızı toprakların görünüşünü bir sevdi ki… E haklı çünkü seferden sefere toprakla buluşuyor zavallı, keşke ben gibi o da kırsalda yaşasa.
-Tubakız bu kıpkırmızı topraklar nedir?
-Terra rosadır ustacığım. Aynı güzel bir kadın adı gibi terra rosadır.
(Ulan belki de değildir, yanlış hatırlamış da olabilirim ama Alp’i yanıtsız bırakacağıma böyle küçük oyunlar oynarım daha iyi.)

20160811_190940_HDR-01 kopya.jpg

En başta bile niyetim bir “gezi yazısı” yazmak değildi. Gezi yazılarına, gezi bloglarına uyuz olurum çünkü. Merak ediyorsan gider bakarsın yani, nedir. Ama artık nerelerde ne gördüğümden bile en ufak şekilde bahsetmeyip Alp’i övmeye ve gömmeye odaklanıyorum yalnızca, bunun artık geri dönüşü yok sevgili okurlar, bunu böyle kabul edelim ve Arnavutluk’ta da ne oldu ne bittiyi pas geçip objektiflerimizi Ohrid’e, akabinde Üsküp’e çevirelim.
Peşin not: Ohrid’in bir numarası yok çok sevgili okurlar. Amaaa şu manzara dünya malına değer.

20160811_214313-01 kopya.jpg

Üsküp’ü çok sevmiştik ama. Hatta meydanda Büyük İskender’in dibinde çöküp bir iki saat ‘vize süresi bitecek ama dönmeyip kalsak mı’nın muhakemesini yaptıkdı uzun uzun. Keşke dönmeyip kalsaydık, bok vardı dönecek. Makedonya gişeleriyle müzeleriyle saçma sapan bir ülke. Ama olumlu anlamda. Bi müzeyi ya da kaleyi falan gezeceksiniz mesela, gişe var ve üzerinde de giriş ücreti yazıyor, içinde de görevli var haliyle. Görevliye dönüp de ben enayiyim para verip girmek istiyorum demediğiniz sürece asla ama asla dönüp hoop birader diye sormuyor kimse. Sadece çaktırmadan içeri sızmanız yeterli. Bu ne biçim kültür ve turizm bakanlığı, bu ne biçim denetimsizlik hiç anlamadım ama bu işten çok hoşnut kaldım. Otoban gişeleri de aynen öyleydi çok kısa mesafeler arası hep gişe koymuşlar 1 – 2 Euro falan istiyorlar, yav sizin haberiniz var mı 1 Euro kaç TL’ye bedel, verir miyiz biz? Oscarlık oyunculuğumdan bahsetmiştim size, inanmamış olabilirsiniz ama gerçekten var böyle bir şey. Gişede memur her “one Euro pls” dediğinde cüzdanımı açıyor, hay Allah memur bey, ama sadece 40 sentimiz var, acaba kartla ödeyebilir miyiz diye tatlı tatlı soruyordum. Onlar da benim en sevdiğim jesti, elleriyle “geç bacım geç” hareketini yapıyorlardı.
Sanırım 4 gişeyi falan bu şekilde atlatmıştık. Evet tıpkı sandalet tekimi, içi boş kokonat kabuğunu sakladığım gibi bu 40 senti de hala saklarım.
Türk Çarşısı’nı, kalenin manzarasını, Taş Köprü’yü, hamamları, camileri çok seveceğinizden eminim. Destan diye bir yerde de çok leziz, zehirlenmeyeceğiniz küfteler yiyebilirsiniz. Yani Üsküp bence baştan başa güzel bir kent. Avrupa’da gibi, değil gibi.

20160812_180202_Pano-01 kopya.jpg

(Başçarşı ve meydandan bir kuple)

20160812_185905_Pano-01 kopya.jpg

Makedonya’dan sonra da Bulgaristan’a geçip, biri Sofya’da biri de Sofya’ya varmadan evvel bilmem nerede birer gece geçirmek zorunda kalıp Türkiye’ye döndük. Dönmek beni ziyadesiyle üzdü sevgili okurlar, çünkü her sabah kakamızı toprağa bırakıp güne başlamaktan ikimiz de çok hoşnuttuk. Bitmez sanıyorduk. Yani ben öyle sanıyordum. Alp bir aydır falan yolda olduğumuzu söylüyordu ama bana kalırsa bu üç kısa günden fazla değildi. Sefer bitimi şoka girmeyelim diye evlere dağılmadık hemen, Kömür Limanı’nda yazlıkçı modunda birkaç gün geçirip –elbette Ege’nin sularında da çimmeyi ihmal etmeyerek- seferin bitişine kendimizi hazırladık. Sonra’da İstanbul’a doğru yardır Allah yardır sürdük, çünkü akşama Beylikdüzü’nde yemeğe davetliyiz sevgili okurlar, her şeyin başladığı yere; bir gökdelenin 27. katına. Taştan topraktan kopup kendimizi çirkin gökdelenlerin kucağına atıyorduk, “uçlarda yaşamak” tam olarak bu mu oluyordu acaba?

20160813_170839_Pano-01 kopya.jpg

(Aleksandr Nevski Katedrali ve Sofya’ya varmadan evvel geceyi geçirdiğimiz yer)

20160813_093511_HDR-01 kopya.jpg


Denizleri kenef kokan aziz İstanbul’dan ve sevgili yoldaşım Alp Mor’dan ilk ayrılışımı yaşarken döktüğüm gözyaşının haddi hesabı yoktu, bok mu vardı tam olarak neye ağlıyordum bilmiyordum ama sicim gibi akıyordu gözlerimden.
Ama tam bir onursuz gibi insanoğlu hüzne de çok çabuk alışıyormuş sevgili okurlar, o büyük final sonrası her küçük sefer ve her ayrılış vız gelip tırıs gitti bana. Hahaha. Demek ki düşündüğüm kadar hisli bir hanımefendi değilmişim ben de. Ve de şu an tek tesellim pek yakında yeniden yola düşecek olmamız.
Görüşmek üzere diyip satırlarımı sonlandırmak isterim lakin, keşke gidişim olsa da dönüşüm olmasa be sevgili okurlar, yani Allah gecinden versin; mefat falan etmeyeyim tabii ama, dönmemek üzere uzun bir yola çıkmış olayım, çıkmış olalım bu kez.
Bir Tubakız vardı ne oldu ona ah keşke gene yazsa, derseniz lütfen sık sık ustacığımı darlayın, darlayın ki başka seferleri de yazayım; mazi gene gözümde canlansın.

IMG_20160811_084629-01.jpeg

İki çift sevimsiz ayak görseliyle şimdilik veda ediyorum. Çünkü yakında kas gücüyle yola düşeceğiz. Alp’i sırtımda taşıyacağım evet.
Çok ama çok sevgilerimle,
Tuba Pasaklıkök

 

11 cevap

  1. Tuğçe BAĞBAŞI dedi ki:

    Mefat… Bayıldım tubakız… Tabi ki bir de cevap verirsen şu sosyal medyada şahane olur… Bu seferde de sanırım Alp le beraber gideceksiniz… Şimdiden iyi gezmeler. Yazıların devamını bekliyoruz

  2. isim koymasak olmaz mi dedi ki:

    Tubakizi cok sevdim.

  3. yılmaz dedi ki:

    Çok teşekkürler, yolunuz ve bahtınız açık olsun.

  4. Yasin Çalık dedi ki:

    Bence bir kitap yazmalisiniz bizim gibi motor severlerin ve motor ile seyahat etmek isteyenleri bu konuda dahada heveslendirip bu zevki tatmalarina önderlik etmiş olursunuz …..

    Yazilariniz için teşekkürler devamını bekliyoruz…

  5. erer dedi ki:

    Ba yıl dım ! Bi arkadaşımın tavsiyesi üzerinde okumaya başladım bir bakayım diye başladığım yaziyi bitirmek üzereyken arkadaşımın durtmesiyle kendime geldim gercekten roman gibi bi anlatim olmuş elinize sağlık bundan sonra bende sabirsizlikla devamini bekleyeceğim. Saygılarımla.

  6. Asuman Önbayrak dedi ki:

    Sen çok yaşa Tubakız..Gece saat 12:45 gülmekten başıma gelenleri bilmek istemezsin😜Biz karı-koca 60 lık motorcular Ağustosta Balkanları hedefledik 10-15 gün !!ve tabii sizin gibi gezginlerin yaşadıklarından ,tavsiyelerinden faydalanmak istedik.Ve yolumuz sizin yazılarınızla kesişti..Tek kelimeyle nefessiz okudum okumaktan gırtlağım kurudu karı-koca gülmekten geberdik..Birisi daha yazmış bence sahi kitap yaz çünki bu sahici ,yalın,gırgır uslüp insana müthiş bir haz veriyor..Biliyorum ki benim çocuklarım yaşındasın ama eğer bir gün yolunuz Mudanya’nın Trilye ‘sine düşerse bizi bu kadar güldürmenin karşılığında sizi misafir etmek bizi mutlu eder..

  7. murat arslan dedi ki:

    Her şey iyi güzeldi de bir de şu kusmuk meselesini bu kadar uzatmasaydın iyiydi be!Valla midemi kaldırdın,çoğu yeri pas geçmek zorunda kaldım.

  8. volkan demirci dedi ki:

    Selamlar.Balkanlar yazınızı sonuna kadar okudum.Biz de eşimle bu yaz Balkanlar ve Adriyatik turu planlıyoruz.Güzergahımız Sofya(konaklamalı), Sırbistanı geçip Saraybosna(konaklama),Mostar , Dubrovnik (konaklama) , Kotor , Budva (konaklama),Ohrid ,Üsküp (konaklama), Selanik (konaklama) . Bugeziyi 15 günde tamamlamayı düşünüyoruz.Bazı yerleri çok beğenip konaklamayı uzatırsak belki hepsini 15 güne sığdıramayız fakat genel olarak planımız bu şekilde.Bu turla ilgili önerileriniz var mı acaba? Ben daha önce hep Yunanistandan schengen alıp İpsaladan çıkış yaptım.Bu kez Kapıkuleden Yunanistan dan alınmış vizeyle çıkabilir miyim yoksa pazarkuleden çıkıp sonra mı Bulgaristana geçelim?Diğer sınır kapılarıyla ilgili bilmemiz gereken şeyler var mı? Dün size motosiklet.net den mail atmıştım hatırlarsanız.Sanırım daha yoldasınız .Tekeriniz düz bassın. İyi yolculuklar..

    • Alp Mor dedi ki:

      Selamlar, Yunanistan’dan aldığınız vizeyle Türkiye’den direkt Bulgaristan’a geçmek için kullanabilirsiniz. Dönüşü de Yunanistan üzerinden yapacağınız için Schengen bölgesine girdiğiniz ilk ülke yine Yunanistan olacağı için sorun olmaz. Sınır kapılarında sadece yoğunluk farkeder, gerisi aynıdır. Şimdiden iyi yolculuklar.

  9. volkan dedi ki:

    Selamlar.Balkanlar yazınızı sonuna kadar okudum.Biz de eşimle bu yaz Balkanlar ve Adriyatik turu planlıyoruz.Güzergahımız Sofya, Sırbistanı geçip Saraybosna,Mostar , Dubrovnik , Kotor , Budva ,Ohrid ,Üsküp , Selanik . Bugeziyi 15 günde tamamlamayı düşünüyoruz.Bazı yerleri çok beğenip konaklamayı uzatırsak belki hepsini 15 güne sığdıramayız fakat genel olarak planımız bu şekilde.Bu turla ilgili önerileriniz var mı acaba? Ben daha önce hep Yunanistandan schengen alıp İpsaladan çıkış yaptım.Bu kez Kapıkuleden Yunanistan dan alınmış vizeyle çıkabilir miyim yoksa pazarkuleden çıkıp sonra mı Bulgaristana geçelim?Diğer sınır kapılarıyla ilgili bilmemiz gereken şeyler var mı? Dün size motosiklet.net den mail atmıştım hatırlarsanız.Sanırım daha yoldasınız .Tekeriniz düz bassın. İyi yolculuklar..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Motosikletim ve çadırımla yedi yıldır yoldayım. Maceralarımı yakından takip etmek istersen: instagram.com/motorumlanet